blank

Ceren’im Yarenim Seni Kıyısız Seviyorum

blank

NERMİN AKKAN
Ceren'im Yarenim Seni Kıyısız Seviyorum
 
Aynı süreci yaşayan ve yaşama olasılığı olan her cana…
“Siz seçilmiş özel insanlarsınız ve sizi Allah emanetçi olarak seçti ve sıradan insanlar gibi düşünme, hissetme ve yaşama lüksünüz yok.” diyorum.
Seçilmişliğimden dolayı şükrediyor, ”Allah’ım beni en küçük bir zaman diliminde bile sensiz bırakma“ diyorum.
En büyük şükrümsün Ceren’im ve seni kıyısız seviyorum.
 
27 Aralık 1985
Dünyanın en güzel kız bebeğini dünyaya getirmiş bir anne olmanın gurur ve mutluluğunu yaşıyorum. Gözlerim saniyelik aralarla bir bebeğime, bir kapıya bakıyor. Eşim kapıda görünecek, ona neler başardığımı gösterecek, mutluluğumu paylaşacaktım. 
 
Evet, eşim tanıdık olan başhekimin özel izniyle odaya gelmiş, birçok annenin içinde bize doğru yürüyordu. Onun da gözleri ışıl ışıldı ve kahraman bir kumandan edasıyla yürüyordu.
 
Bebeğimi kucağıma aldım, göğsüme bastırdım sonra eşime uzattım. İkimize birden sarıldı, bütün dikkatiyle kızımızı incelemeye başladı. Uzun uzun, gözleri nemli nemli baktı. "A a Nermin, ne kadar güzel bir bebek bu. Bak bak ne güzel gözleri var çekik çekik, kime benziyor bu” diye sordu.
 
Ancak o zaman, ben de bütün bebeklerden daha güzel görünmesine neden olan çekik gözlerini, kalem kaşlarını, minicik kalkık burnunu fark ettim. "Ne kadar güzel bir bebekti“ diye hala aynı duyguları tekrar tekrar yaşarım. Normal sağlıklı bir doğum olduğu için ertesi gün evimize geldik. Evde herkes düğün bayram.
 
Eşim bebeğimizin yüzüne baktıkça sevinç gözyaşları döküyor. Bilmiyor ki o gözyaşları zaman içinde farklı isimlerle akacak. Kızımıza "Ceren“ adını verdik. Aslında iki ay sonra doğması gerekiyordu ama erken geldi. Varsın olsun sağlıklıydı ya önemli olan oydu. 
 
Öylesine gürbüz bir bebekti ki kuvözde kalmasına bile gerek görmemişti hekimler. Yalnız kafamı kurcalayan bir şey vardı. Kızımın iki ağabeyi vardı ve bebeklikleri boyunca ciyak ciyak ağlıyorlardı. Ama Ceren ağlamıyordu hiç, çok mu usluydu acaba, yoksa kızlar doğuştan mı susmaya, sessiz kalmaya programlanmışlardı?
 
Doktora gittik, yine de  “ters giden bir şey var mı“ diye. “Hayır“ dedi doktor. Gereksiz bir evhammış bizimkisi.
 
Her bebek gibi sarılık oldu Ceren. Birkaç gün, bilemedin bir haftada geçmesi beklenen sarılık on gündür geçmek bilmiyordu. Yine doktora götürdük. Kan tahlilleri yapıldı. Minicik parmakları delik deşik olmuştu. Ceren bağırdıkça kulaklarımı tıkıyordum. Onu sağlıklı çocuklarda olduğu gibi soğuk metal zeminlere yatırıp kaldırdıkları için hastalanmış ve hastanede alıkonmuştu. Tombul yanaklı minik kızım iğne ipliğe dönmüştü ama hala tetkikler devam ediyordu.
 
“Ne oluyor, bir sorun mu var, ne arıyorsunuz?“ dedikçe “uzun süren sarılığın nedenini araştırıyoruz” diyorlardı. İçime bir kurt, yüreğime nedeninin anlayamadığım bir sızı düşmüştü ama dillendiremiyordum. Bir şeylerin aksadığı fikrine kapıldığım için o zamanın bilgi bankası sayılan ansiklopedileri karıştırıyor, sarılık hangi nedenlerle uzun sürer öğrenmeye çalışıyordum. 
 
Ceren iyileşti, hastaneden çıktık ama biz hala hastaneye gidiyorduk. Her doktor ellerini açıyor, parmaklarını inceliyor, kulak memelerini kontrol ediyordu. Onlar birer dedektif edasıyla, bir hilkat garibesini incelermişçesine bizi yok sayarak bebeğimi kontrol ederlerken, ben bütün dikkatimi onların jest ve mimiklerine yoğunlaştırarak bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Ağız birliği yapmışçasına susuyorlardı.
 
Bu arada her üşütmede (muayene sırasında) zatürre oluyor, en az on penisilin enjeksiyonu yapılıyordu ki her enjeksiyon sanki benim yüreğime batıyordu. Eşim artık beni bebeğimin yanına almaz olmuştu ki ağlamaktan helak oluyordum. Bu süreç yaklaşık iki ay sürmüştü. En sonunda elimize bir kâğıt verdiler ve bizi Ankara Üniversitesi genetik bölümüne sevk ettiler. Ben bunca yıldan sonra bile o taş binayı gördükçe aynı acıyı yaşıyorum. 
 
Yine kan alındı, yine beklemedeyiz, yine  bilinmezliğin dehşeti içindeyiz. Adımızı anons ettiler. Bir odaya girdik. Sanki başımıza geleceklere karşı birbirimizden destek beklercesine bir müddet eşimle bakıştık. Eşim elimi koparırcasına sıktı, “Dik dur, ne olursa olsun biz birlikte her şeyin üstesinden geliriz ve bu minik kız bizim, ondan asla vazgeçemeyiz” der gibiydi.
 
Işık Bökesoy. Bu isim de beynime kazılan isimlerden biri. Işık Hanım yüzümüze uzun uzun baktıktan sonra, tecrübeli de olsa işinin zorluğu altında ezilir gibiydi. Kim bilir şimdiye kadar kaç gözü yaşlı, şaşkın, şok geçiren “hayır, bu olamaz” diye feryat eden ebeveynlerle karşılaşmıştı.
 
“Yaptığımız tetkikler sonucu, kızınız trizomi – 21 denilen genetik bir özür grubuna giriyor, gelişimi biraz geriden gelecek” dedi. ”Bu sözleri her halde bize söylemiyor” dedim ve etrafıma bakındım, ama başka kimsecikler yoktu odada bizden başka hemen uzandım, elindeki kâğıdı kaptım, duvarlar üstüme yıkılmadan önce hem eşimi, hem de kızımı oradan bir an önce çıkarmam gerektiğini düşündüm.
 
Eşim hiç direnmedi. Birlikte merdivenleri koşarcasına indik. Hiç konuşmuyorduk. Sanki gideceğimiz yeri konuşmadan da biliyorduk. Taksiye bindik “Sami Ulus Çocuk Hastanesi” dedim. Âmâ sesin sahibini tanıyamadım. Ne olmuştu sesime, boğazımı kim sıkıyordu öyle? Gömleğimin bir düğmesini daha çözdüm, kabanımı çıkardım, aynı anda kendimi dev aynasında görmeye başladım.
 
“Ben bu sonucu değiştiririm” diye düşündüğümü dün gibi hatırlıyorum. Biz hala konuşmuyorduk. Hasta bebekler anne ve babalarının kucaklarında sıra bekliyorlardı ama benim böyle bir lüksüm yoktu. Sedef Hanım, benim başıma bu belayı saran malum kâğıdı elime tutuşturan doktordu. Bunu değiştirmeliydi. Odasına daldım. 
 
Eşim bebeğimle birlikte arkamdaydı. Elimdeki kâğıdı gözüne sokarcasına uzattım, hiç konuşmadan göz göze geldik o anda gözlerimden sessiz, gök gürültüsüz yağmurlar yağmaya başlamıştı. Sakin bir tavırla bize yer gösterdi. Odayı boşalttı. “Bakın dünyanın sonu değil, kızınız sadece biraz geç öğrenecek…“ Arkasından neler söylediğini duymuyordum bile. Ne kadar kaldık, neler konuştuk hatırlamıyorum bile! 

Dışarı çıktığımda avazım çıktığı kadar bağırmak istedim ancak hala içimdeki ”yanlışlık var“ umuduna yapışıyordum. Hemen tekrar içeri girdim.
 
“Neden bu bizim başımıza geldi, bunu bilmem lazım hamileliğim öncesinde sigara içiyordum neden bu olabilir mi? 
 
Sorumu sakin, huzur dolu gözleriyle yanıtladı. “Hayır, tek başına bir nedeni yok” dedi. Dışarı çıktım bilinçsizce, sonra yeniden içeri daldım ve “ilk eşimi çok da önemli olmayan nedenlerle boşadım, bu yüzden olabilir mi? diye sordum. Gülümsedi ve “hayır, bu bir suç değil ki, anlaşamadınız ve ayrıldınız, bununla da bir ilgisi yok ”dedi. Ama bir nedeni olmalıydı. Dış kapıdan bir kez daha döndüm ”Eşimin ailesi benim ilk evliliğimden iki çocuğum olduğu için evliliğimizi onaylamadılar, bedduaları tutmuş olabilir mi?“ dedim çaresizce. Verdiği cevabı şimdi bile hatırlamıyorum.
 
Ankara soğuk, Ankara ıssız, Ankara taş blok. Eş yok, dost yok, kucaklarında bir bebek ve iki çaresiz insan!  
 
Sıhhiye’ye kadar hiç konuşmadan yürüdük. Sadece el ele idik. Ben yine hiç konuşmadan otobüse bindim evin yolunu tuttum. Eşimin nereye gittiğini bir hafta sonra öğrendim. Eve nasıl geldim, kızımı kim aldı kucağımdan, kiminle ne konuştum hatırlamıyorum. Bir öfke krizi geçirdiğimi söylediler. Annem, babam, kız kardeşim ve iki oğlum korkuyla izlemişler beni. Kırılabilecek ne varsa kırmışım.
 
Eşim eve geldiğinde sessiz sessiz, yarı uyur, yarı uyanık ağlıyordum. Yanıma geldi, başucuma oturdu, saçlarımı okşamaya başladı. Yüzüme damlayan gözyaşlarını fark ettiğimde boynuna atıldım. Acımızı, zehirli isyanımızı attık içimizden içinde kaybolduğumuz zaman diliminde.
 
Birlikte bebeğin yanına geldik. Ailemize neyle karşı karşıya olduğumuzu anlattık, aklımızda kalan kadarıyla. Annem asla kabullenmedi. “Doktorlar hep abartırlar “ dedi hiç üzerinde durmadı.
 
Gözüm hep bebeğin üzerindeydi. Ateşi sık sık çıkıyor, hemen hastalanıyordu. “Biraz daha ateşi çıksın, belki ölür kurtuluruz “ diyordum içimden ama daha düşüncem netleşmeden içime ateş düşerdi ve hemen doktora koşardık. Bir hafta nasıl geçti bilmiyorum. Kâmil hafta sonunda "haydi hayatım annemler Ceren’e bakar, biz de seninle dışarı çıkalım, biraz hava alırız” dedi. Ailemin de ısrarıyla kalktım, duşumu aldım, giyindim. Makyajımı yapmak üzere aynanın karşısına geçtim. “Hayır, bu olamazdı. Böyle şeyler ancak filmlerde, romanlarda olurdu.”Yanlış görüyorum galiba” dedim. Her iki şakağım da bembeyaz olmuştu. Eşim yüzümün aldığı ifade den etkilenmiş olacak ki "bak ne güzel ak güller hediye etmiş Ceren sana" dedi. Ve onlar Ceren'den "ak gül" olarak kaldı. 
 
Ceren’in doğumundan sonra ilk kez dışarı çıkmış ve yaşadığımız şokun ardından ilk kez yine sımsıkı tutunmuştuk birbirimize. “Ne yapmalıyız, bununla nasıl baş edebiliriz, kimlerden ve nerelerden yardım alabiliriz? sorularına cevap bulmaya çalıştık. Birlikte bir yol haritası belirledik.
 
Eve geldiğimizde sınava hazırlanan, kazanmaya kararlı iki genç gibiydik. Eve girer girmez Cerenin yanına gittik. Uyuyordu ama biz, bizi duyduğundan ve anladığından emin olarak ona şunları söyledik. “Seni çok seviyoruz canım. Allah da bizi çok sevdiği için senin gibi özel birini bize emanet etti. Söz veriyoruz yarenimiz biz emanetimizi gözümüz gibi koruyup kollayacağız. Hem seninle hem de kendimizle gurur duyuyoruz bu kutsal göreve seçildiğimiz için.” Hemen çalışma planımızı uygulamaya başladık. Anladık ki Ceren’i biz büyütecektik, Ceren de bizi eğitecekti. Yüce Yaradan’ın selamı kabul ettik Ceren’i ve “Aleykümselâm” dedik. Yine Ceren tel oldu yürek sazıma.
 
Dünyaya can getirdim. Gururla dikildi başım
Mutluluk biriktirdim, sevinçle aktı yaşım
Kız olmuş, oğlan olmuş farkı yok benim için
Biraz uykum azaldı, dörde bölündü aşım
 
Şükürler Yaradan’a, göz aydınlarım bana
Sevgisi pınar olmuş, içerim kana kana
Günler geçip gittikçe, bebeğim el vermiyor.
Sabrım azalıp bittikçe, yavrum ele gelmiyor
 
Doktor yalan söylemiş, hemşire hile yapmış
Sağlıklı bebeğimi hasta bakıcı çalmış
Yalanlarla avundum önce
Gizli gizli ağladım eşim işe gidince

Baktım kuzum benziyor, hem bana hem babaya
Kanguru da geziyor torbasında yavruyla
Ben anne değil miyim, bebek rahmet değil mi?
Bizi seçmiş se Rabbim büyük nimet değil mi?

Nimete şükür etmek kula zahmet olur mu?
Emanete kol geren hiç sıkıntı bulur mu?
Diyerek yavrumuzu yüreğime kondurdum
O gün bugün bin emek, örnek bir anne oldum
 
Sakın kibir sanmayın sadece emek sevgi
Sabırla üzüm oldu, koruğun değişti rengi
Rabbim sana hamdolsun bana bir görev verdin
Bu yavruyla semadan bana selam gönderdin
Başım gözüm üstüne, aldım selamını ben
Aleykümselâm Rabbim kabul et sen de benden

Ceren’in minik kalkık burnunu, yok denecek kadar küçük kulak memelerini, minik birer koruğu andıran gözlerini incelerken dizeler bir biri ardına dökülmeye başladı dilimden.
 
Sen özelimsin benim, yüreğimin ev sahibi
Varlığın müjde bana, hayatım odaklı sana
Geleceğim, geçmişim, krallığımın naibi
Yüce Kudret nezdinden emanetsin sen bana
 
Gelişine davetiye çıkarttım, biraz farklı olsan da
Ellerin avucumda hareketsiz kalsa da
Bakışların sorgulu, ürkek, korkak, kaygılı
Korkma Hira Dağı misali, sinem sana damgalı
 
Vaadim var benim, söz verdim Yaradan’a
Zor olan rahmetini istersen ver sen bana
Kabul edilen duam, bağışlanan günahım
Sen geldin ya bana, artık duyulmaz ahım
 
“Hoş geldin”im, sefalar getirenim
Gamı, ahı, tasayı bitirenim
Başımdaki tacımsın .
Özelim, güzelim, derdime ilacımsın
 
Annen olarak ben, şereflendim şenlen
İki dünyam, sen geldin ya ne gam?
Kara sevdam, gönül yaram
Bütünleştin sen benlen
 
Kararlı bir şekilde sabahı ettik. 
Gün ışıdığında umuda sarmıştım iyiden iyiye. Sabah namazımı kıldım. Ellerimi değil yüreğimi açtım Yaratan’a.
 
"Yaaa Rabbi!
Sen ki hiç kimseye taşıyamayacağı bir yükü yüklemezsin. Kullarını imtihan ederken bile altından kalkabilecekleri yükle imtihana tabii tutarsın. Beni böylesi bir emanete layık gördüğün için şükürler olsun. Emanetine sana verdiğim söz gereği en iyi şekilde bakacağım. Âleme ibret yetiştireceğim. Ancak sen de ne olur bu süreç içerisinde benim karşıma kötüleri ve kötülükleri çıkarma. İyileri yoldaş eyle bana. Yorulup, umutsuzluğa kapıldığımda yalnız bırakma ne olur. Sana verdiğim sözü tutabilmem için hep yanımda ol." diye yalvardım.
 
Eşimin elleri omuzlarımda dışarı çıktığımda dünyaya meydan okuyabilecek kadar güçlü hissediyordum kendimi.
 
Hangi kaynaktan yardım alabileceğimi, hangi kapıyı çalabileceğimi öğrenene kadar beş kez bakanlıklar ve Beşevler arasında gidip geldiğimi hatırlıyorum. Herkes bir başkasına yönlendiriyordu beni. Hiç dişe dokunur bir bilgi alamadım. 1986 yılının Türkiye’si. Şubat ayının buz gibi Ankara’sı. Hiç bir yetkili yok ki özürlü çocukların varlığından haberdar olsun. Gidiş gelişlerim sadece “şuraya git, şunlara sor, belki onlar biliyordur” yönergeleri doğrultusundaydı. Giderek umutlarım tükeniyor, gözyaşlarım akmak için sabırsızlanıyordu ki bakanlıklarda son çaldığım kapıda güler yüzlü bir genç  Mehmet Bahçecik (o dönemde hayatıma giren hiç bir ismi unutmuyorum) Bey "Beşevlerde Yıldız Aytekin'i bul “dedi.“Yıldız Aytekin Hoca galiba bu işle uğraşıyor, en iyisi ona git” dedi.”Hadi gayret Nermin, pes etmek yok “dedim ve asansörleri bile beklemeden aşağı koştum. Adresi aldım.
 
"İnşallah bu kapıdır benim çalmam gereken kapı“ diyerek dualar içinde kapısına kadar gittim Yıldız Aytekin'in.  MEB 'de özel eğitim şube müdürüydü Yıldız Aytekin.
 
Sanırım, hayatımın en bitmek bilmeyen yolculuğuydu Beşevler’e gidişim. ”E Blok Özel Eğitim Şube Müdürlüğü”. Kapıyı çaldım. Kalbimin sesi miydi “küt küt” ler yoksa kapıya vuruşlarım mıydı hatırlamıyorum. 
 
Kapıyı misafirini bekleyen ev sahibi misali açmıştı Yıldız Aytekin Hanımefendi. Mütevazı, güler yüzlü, aydınlık. Belki de artık ihtiyacım olan tek şeydi birinin ilgisi, anlayışı. Her resmi kurumda karşılaştığım kelli-felli birini beklerken, ana ana bakan, sade, makyajsız ve gözleriyle beni kucaklayan bir kadınla karşılaşınca peşinen bir rahatlama hissetmiştim. Hemen en yakınımdaki koltuğa çöktüğümü ve yaşadığım her şeyi bir çırpıda anlattığımı şöyle böyle hatırlıyorum hala. "Benim engelli bir kı…" sözlerim bittiğinde kucağımın bir tomar kâğıt mendille dolduğunu fark ettim.
 
Asla unutmayacağım bir ayrıntı daha vardı ki zihnime Yıldız Aytekin ismini mıh gibi çakmıştı. Anlatacaklarımı bitirdiğim de gördüm ki Yıldız Hanım hiç konuşmamıştı. Ağlamaktan ve konuşmaktan yorulmuştum. Hiç soru sormadığını, gözlerini gözlerimden hiç ayırmadığını ve sabırla sadece beni dinlediğini şimdi bile minnet duyguları içinde hatırlıyorum.
 
Kendimi toparladığımdan emin olunca “Ulus’ta Öğretilebilir Çocuklar Okulu açılıyor, orada görev alacak öğretmenler için bir kurs düzenlendi. Yarın hemen oraya başla" dedi.
 
Dilim tutulmuştu. Demek ki nihayet bir kaynak bulmuştum ve ben o kaynaktan faydalanıp kızımı eğitebilecektim.

"Ben okulda çalışıyorum ama" dedim ancak O bir telefon görüşmesi yapmaya başlamıştı bile.
"Nermin Barlas down sendromlu bir kızı var, uğraştırmayın “
…… “Tamam tamam kursa da alıyoruz hemen” 
..….”Yok, yok, kursa yarın başlayacak"
 
Telefon görüşmesi bittiğinde prosedüre sığınmadan, oturduğu koltuğun gereğini yapmış bir şube müdürünün sayesinde ben Hacettepe'de açılan ve iki ay sürecek olan, “Öğretilebilir Çocukların Nörolojik Sorunları ve Eğitimleri” konulu bir kursa başlamıştım bile.
 
Makamının hakkını veren ve iş bitirme yeteneği inanılmaz boyutta olan Yıldız Hanımın odasından çıktığımda,  ilk kez Türkiye’de ve aynı zamanda Ankara’da açılması planlanan Öğretilebilir Çocuklar Okulu’na öğretmen yetiştirmek üzere Hacettepe Hastanesi bünyesinde Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesinin işbirliğiyle açılmış “Engelli Çocukların Nörolojik Sorunları Ve eğitimleri ” konulu kursun bir kursiyeriydim.
 
Yıldız Aytekin Hanımefendi ilerleyen dönemlerde de her zaman danışmanım oldu benim. Gün geldi inanılmaz entrikaların döndüğü okulda koruyucum oldu. Gün geldi kendi saflığımdan ve bu gün bile ilkel sayılan dürüstlüğümün handikaplarına karşı rehberim ve idolüm olarak kaldı. Hayatımın sonuna kadar minnettar kalacağım O’na.
 
Artık yeni bir yola girmiştik. Ceren’imle iki aylık yoğunlaştırılmış programda ben altı aylık bir program alma çabasında olduğum için her dersin hocasının yakasına yapışır ”kızım için daha fazla neler yapabilirim*” sorusunu sorar, öğrenir, öğrendiklerimi evdekilere anlatır, kızımda uygulardım. 
 
Ceren o kadar çabuk verdiklerimizi alıyordu ki ”acaba doktorlar yanıldılar mı? Ceren her şeyi öğrenebilecek mi?” umutları yeşeriyordu içimde, bu nedenle hocalardan Yavuz Renda Bey’e dedim ki “Ceren bir iki demeyle öğreniyor, elini başına götürüp “bay bay” diyor, müziğe tüm bedeniyle eşlik etmeye başladı…”  Yavuz Bey’de şaşırdı fotoğrafını istedi gösterdim. Evet, kesinlikle down ama şaşırtıcı bir gelişme “nasıl öğrettiniz?” deyince öğretim yöntemlerimi ne büyük bir sabırla uyguladığımızı, nasıl bir aile işbirliği içerisinde olduğumuza kendimde şaşırdım. 
 
Ceren’e “bay bay” yapmayı öğretmek için babası kapıya doğru gider “Ceren bay bay kızım” diye model olurdu, ben de Ceren’in çenesini tutarak babasına bakmasını sağlar diğer elini azıcık bal sürdüğüm saç bitim noktasına değdirir,” bay bay” sözcüğünü tekrarlar, elindeki bal tadını almasını sağlardım.
 
İmmün sisteminin zayıf olduğu gerçeğini gözden kaçırmadan sağlık bilgisi kurallarına azami ölçüde dikkat ediyordum ama her şeye rağmen hastalanıyor ve hastane bekleyişlerimde ve iyileşme sürecinde inanılmaz gelgitler yaşıyordum.
Doktorların trajik komik davranışları da cabası!

Ceren’in ateşi çıkmıyor. İmmün sistemi zayıf çünkü. Acile… Güven, anne gözü, hisseden, anne kalbiyle götürüyoruz ya bronşit, ya zatürree. İlk muhatabımız bazen intornler oluyor, ilk bakışta; ağlamayan, ateşi olmayan bir bebek oralı olmuyorlar, bizim hemen hemen her seferinde tartışmalarımız sonucunda uzman doktorlar geliyor, bebeği görünce acıyan bakışlar, gerçeği bilip bilmediğimizi anlamaya çalışan, soran gözler. Artık kabullendiğimiz için anlatıyoruz. Onlar da kendi bilgi dağarcıklarına mutlaka Ceren’den bir şeyler koyuyorlar. Çünkü “O” emeğin, sevginin, işbirliğinin bir mucizesi.
 
Yine Ceren’in hasta olduğu günlerden biri. MEB’inin dispanserine Ceren’i götürdük. Ben gribim. Evde onu korumak için maske takıyordum orda ise babası taşıyor, doktorun direktifleri doğrultusunda Ceren’in altını açıyor, soyuyor, doktoru son derece ilgili, sevecen ve acıyan ama aynı zamanda iğneleyen sözlerle muayene ediyor. 

Annesi de bakmıyor muymuş kızıma, kucağına almıyor muymuş, annesi kızını istemiyor muymuş” Eşim hemen müdahale etti.“ Eşim grip, evde maske takıyor ama burada ben ilgileniyorum o nedenle uzakta duruyor. Ceren’in immün sisteminin zayıf olduğunu biliyoruz”  Doktorun mahcubiyetini görmemek için gözlerim dolu dolu dışarı çıktım. 
Ceren’in ateşi çıkmadı ama gözlerinin altı mordu yine aynı tablo “zatürree” artık tecrübeyle sabit doktor seçmeyi de öğrendik. “Allah’ım her iki dünyada da onları en kutsal mekânlarında ağırlar inşallah!
 
Sedef Hanım ve Murat Beyler” hemen koşuyoruz film çekiyorlar zatürree tanısı kesin. Hastaneye yatırıyorlar. Ölecek diye ödüm kopuyor,” ölse de kurtulsak” diye içimden bir umut doğuyor. O kadar arka arkaya ve iç içe bir duygu karmaşası ki bu taşıyamaz oldum ve kendimle savaşım başladı. 
 
O zaman bastırdığım ama her gün her an yaşadığım bu ikilemi biriyle paylaşmam gerektiğini anladım. Eşim, dostumdu aynı zamanda ve şimdi de arkadaşım, sırdaşım olma sıfatını da üstlenecekti. Akşam yemeğe çıktık. Ceren nasıl olsa hastanede ve yapacak bir şeyimiz yok. 
 
Bütün hissettiklerimi, vicdanımdaki çatışmaları, bir taraftan” ölsün kurtulayım” diye düşündüğüm için Allah’ın diğer çocuklarımı da isterse alabileceğini bilmenin verdiği dehşet, diğer tarafta canımdan bir parçayı kaybetmenin getireceği acı, kısacası ne çok zehir birikmiş içimde ve ben her şeye rağmen yaşamış, çevreme gülücükler dağıtmış en önemlisi herkese ve her şeye karşı sorumluluklarımı da yerine getirmişim.
Gözlerimde yaş kalmadı herhalde ki uzun yıllar hiç ağlamadım ben, ta ki annem ölene kadar. (12.10.1992). 
 
Eşim ellerimi tuttu.
“İyi ki hayatıma girdin sen, seninle gurur duyuyorum. Ben duygularını bastırmaya programlanmış olarak büyüdüm, sen bana yüreğini aça aça benim yüreğime de kapı açtın. “Aynı şeyleri hissettim” diyemeyeceğim, ölmesi ihtimalini hiç düşünmedim, ama sen olmasan ben bu görevi hakkıyla yerine getiremeyeceğim için (aynı zamanda ezgisini de mırıldayarak)” göz bebeğimsin sen, sevgim kucak kucak sana bir şey olmasın kendine iyi bak” dedi. “Tamam“ dedim şakayla.
 
Yeni bir gayretle eğitim programlarına yöneldim seminer çok renkli, çok yararlı geçiyordu. Her günün programını çeşitli araştırmalarla zenginleştiriyordum.
 
Eğitim Fakültesinde,” Eğitim Yöntemleri” dersinde hoca bir model çalışma için “engelli çocuk annesi rolünü kim üstlenecek” dedi. Ben kalktım. Panelin yöneticisi “engelli annesi olarak neler hissettiğinizi ve toplum yaşamında ne tür sıkıntılar yaşadığınızı anlatır mısınız“ dedi. Anlattım. Hocanın gözlerindeki şaşkınlığı unutamam. Arkadaşlarımın gözleri ise nemliydi. 
 
Hoca inanılmaz bir ifade, “her halde özürlü bir çocuk annesi de ancak bu kadar hissettirebilirdi engelli bir çocuk annesinin duygularını, tebrik ederim, tiyatro eğitiminiz var mı” diye sordu. Seminere katılanların az önceki üzüntüden akan gözyaşları, gülmekten akıyordu şimdi. Şaşkın şaşkın bakan hoca gerçeği öğrenince ayrı bir duygu karmaşası yaşadık ve seminer bitti. 
 
Bakan tercihi ile ben Öğretilebilir Çocuklar Okulu’na atandım. Altı Mayıs Bin Dokuz yüz Seksen Altı. Ulus Eğitim Uygulama Okulu. Çankırı Caddesi. Türkiye de ilk kez devlet eliyle zihinsel engelli bireylere hizmet veren bir kurum açılmıştı. Alt yapı yetersiz de olsa nihayet engelli çocuklarımız, bir kurum çatısı altında, özel eğitimli bireylerce eğitileceklerdi.
 
Şu anda sağ mı, yaşıyorsa nerede, ne durumda bilmediğim Yıldız Aytekin Hoca'ma hep minnet duydum, dua ettim. Ömrüm boyunca da dua etmeye devam edeceğim.
 
Ceren otuz birinde şimdi. Aldığı eğitimin hakkını en üst düzeyde veren bir yetişkin. Ütülediklerini giyiyor, hazırladığı kahvaltıya uyanıyor, ayaklarıma ve ellerime yaptığı dualar eşliğindeki masajla ve bin şükürle uykuya dalıyorum.
 
Babasıyla da aynı yoğun sevgi ve dostluğu paylaşıyor olmamıza rağmen, işi gereği Ukrayna’da bizden uzakta kaldığı yıllarda alkol batağına saplandığı, tüm çabalarımıza rağmen de kendisini bu bataktan kurtaramadığı için yolları ayırdık.
 
Ancak öylesine yaşanmış yıllar var ki sadece beni, Yıldız Aytekin'i değil Ceren’i deTürkiye de Özel Eğitimi şekillendiren bir sürecin başına getirmişti.
 
Ceren tek başına,”engelli çocukların zihinlerimizde ve kabullerimizde engellenmediği” sürece kendi engelleriyle dalga geçebilecek kadar sosyal ve duygusal zekâda çıtanın üstüne çıkabileceğinin göstergesi şu an.
 
Tüm Cerenler’e Kıyısız Sevgimle.
 
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir