HAYRETTİN TAYLAN
Ödül Değil, Menfaatin Törenleşmesi
Bugün ödül denilen şey, bir erdemin ya da hakikatin karşılığı değildir. Ödül, çağımızda daha çok tanıdıklığın, benzerliğin ve menfaatin törensel ifadesine dönüşmüştür. Kime verildiği kadar, kim tarafından ve hangi bağlamda verildiği de artık ödülün gerçek anlamını ele verir. Çünkü ödül, hakikati görünür kılmak yerine, düzenin güvenliğini satın alan bir aygıt hâline gelmiştir.
Ödül alan “kendilik”, çoğu zaman ontolojik bir benlik değildir. Bu kendilik; liberal aklın parlatıp cilaladığı, çıkarla biçimlenmiş dar bir sosyolojik benzerliktir. Ödül, hakikate yönelen bir seçme edimi olmaktan çıkar; kendisine benzeyeni çoğaltan bir teyit mekanizmasına dönüşür. Böylece ödül, ilerlemeyi değil, tekrar üretir; derinliği değil, güvenli benzerliği kutsar.
Bir ödülün anlamlı olabilmesi için yalnızca sonuca değil, oluşa; yalnızca görünür başarıya değil, bedeline bakması gerekir. Oysa bugün ödül veren yapıların çoğu, bu ontolojik sorumluluktan bilinçli biçimde kaçar. Kendi varlık krizini çözememiş kurumlar, başkasının değerini tayin etmeye kalkar. Değerlendirenin konumu bulanıksa, verdiği hüküm de bulanık olur.
Bu nedenle ödül mekanizması, öncelikle kendisini sorgulamak zorundadır: Kim veriyor, ne adına veriyor, hangi zeminden konuşuyor? Bu sorular cevapsız kaldığında verilen her ödül eksik, çoğu zaman da sakattır. Teknik liyakatten söz eden ama ontolojik sorumluluğu askıya alan her kurul, hakikati değil; yalnızca kendine benzeyeni çoğaltır.
Bugün belirleyici olan teknik yetkinlik, estetik derinlik ya da düşünsel cesaret değildir. Belirleyici olan tek bağ vardır: kurumsal bağ. O bağı zedelemeyenler, sorgulamayanlar, sınırları aşmayanlar görünür kılınır. Çünkü ödül, hakikatin değil; düzenin sürekliliğini güvence altına alır. Bu yüzden ödül, bir taç olmaktan çok bir tasma işlevi görür. Tasma takılanlar ödüllendirilir; tasmasız olanlar görünmez kılınır.
Ödül törenleri bu nedenle birer başarı kutlaması değil, itaatin estetikleştirilmiş ilanlarıdır. Alkış, liyakate değil; uyuma yöneliktir. Kimin ne yaptığı değil, kimin kimle durduğu ölçülür. Bu alkışla yaşanan aydınlanma, düşüncenin değil; körlüğün ışığıdır. Görülmesi gerekeni değil, görülmesine izin verileni gösterir.
Gerçek ödüller verilmediği için ödül artık bir av değildir; bir ego teslimiyetidir. Avlanması gereken hakikat değil, vicdandır. İnsanlar sahneye kendi değerleriyle değil, yerlerini güvence altına almanın huzuruyla çıkar. Ve bu huzur, düşüncenin ölümü pahasına satın alınmıştır. Ödül bu yüzden yükseltmez; ehlîleştirir. Hakikati çoğaltmaz; sessizliği örgütler.
Herkes kendine benzeyeni kayırır. Kendisini yeniden üreteni, kendisine ileride fayda sağlayabilecek olanı. Ödül, geleceğe yapılmış bir menfaat yatırımıdır. Bugün verilen plaketler, yarının suskunluğunu garanti altına almak içindir. Bu durum masum bir aidiyet refleksi değil; bilinçli bir kendinleşme stratejisidir. İnsanlar hakikatin tarafında durmak yerine, kazanan ihtimallerin yanında konumlanır.
Bu psikoloji, bireyi kendisi olmaktan çıkarmadan, kendisine benzemek zorunda bırakır. İtiraz edecekmiş gibi yapılır ama sınır geçilmez. Derinleşilecekmiş gibi yapılır ama yüzey terk edilmez. Böylece düşüncenin radikal imkânları, törensel bir uyuma dönüştürülür.
Ödül mekanizması bu zorunluluğu meşrulaştırır: “Benzer olursan korunursun.” Bu açık bir tehdit değil, sinsi bir vaattir. Vaat edilen şey yükselmek değil, düşmemektir. Ve düşmemek uğruna vazgeçilen her söz, hakikatin biraz daha sessizleşmesine hizmet eder.
Liberal akıl bu oyunu ustalıkla kurar. Kimseyi doğrudan suçlu kılmaz, ama kimseyi masum da bırakmaz. Herkes “sadece işini yaptığını” söyler. Edilgen fiillerle kurulan bu dil, sorumluluğu buharlaştırır: “Verildi”, “uygun görüldü”, “takdir edildi.” Kim verdi, kime göre uygun, neye göre takdir edildi soruları bilinçli olarak askıda bırakılır. Dilin edilgenliği, ahlâkın da edilgenliğidir.
Bu düzen derinliği sevmez. Çünkü derinlik özne ister. Özne ise risk alır, bedel öder, çatlak oluşturur. Oysa ödül düzeni çatlağı değil, pürüzsüzlüğü sever. Yönü belirsiz ama mutlaka bir yerlere yaslanan başarılar üretir. Hakikat bu yüzden dışarıda kalır: çünkü edilgen değildir; keskin ve rahatsız edicidir.
Belki de en acı olan şudur: Bu düzeni eleştirenlerin bir kısmı, fırsat eline geçtiğinde aynı menfaat çemberine girmekten geri durmaz. Çünkü liberalizm yalnızca bir sistem değil, bir karakter aşınmasıdır. İlke terk edilmez; sessizce unutulur.
Bu yüzden mesele ödül değildir. Mesele, ödülün kimi yücelttiği değil; kimi bilinçli olarak görünmez kıldığıdır. Çünkü görünmez kılınan şey çoğu zaman yetersizlik değil, fazlalıktır. Hakikat, bu düzen için fazla ağırdır; fazla keskin, fazla çıplak, fazla rahatsız edicidir. O yüzden törensel diller onu taşıyamaz.
Ödül artık bir değer ölçüsü değil, bir sadakat işaretidir. Plaketler liyakatten değil, sessizlikten yapılır. Alkışlar emekten değil, uyumdan yükselir. Törenlerde parlayan ışık düşünceyi aydınlatmaz; gölgeleri derinleştirir. Hakikat o salonda bulunmaz. Çünkü hakikat, davetli değildir.
Hakikat hiçbir zaman güvenli olmadı. Korunmak istemedi. Ehlîleştirilmeyi reddetti. Risk almayanın, bedel ödemeyenin yanında durmadı. O, her zaman dışarıdaydı: kapının önünde, eşiğin soğuğunda, alkışın ulaşmadığı yerde. Ve tam da bu yüzden canlı kaldı.
Bu çağda ödülsüz kalan tek şey hakikatin kendisidir. Ama bu, onun eksikliği değildir. Aksine, onun sığmamasıdır. Hakikat ödülsüzdür; çünkü dar kalıplara girmez. Törenlere sığmaz. Plaketlere indirgenmez.
Hakikat alkış istemez.
Hakikat onay aramaz.
Hakikat yalnız kalmayı göze alır.
Ve belki de tam burada, bu gürültülü ödül çağında, hâlâ ayakta olmasının tek nedeni budur:
Ödül almadığı için değil, ödüle razı olmadığı için.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
