Laikliğin Ontolojik Sınırları ve Ramazan’ın Sosyolojik Gerçekliği

HAYRETTİN TAYLAN Laikliğin Ontolojik Sınırları ve Ramazan’ın Sosyolojik Gerçekliği

HAYRETTİN TAYLAN
Laikliğin Ontolojik Sınırları ve Ramazan’ın Sosyolojik Gerçekliği
 
Türkiye’de Ramazan’ın okullarda kültürel bir fenomen olarak ele alınmasını laikliğe aykırı görmek, kavramsal bir yanılgının ötesinde, ontolojik bir körlüktür. Çünkü burada tartışılan şey din-devlet ilişkisi değil; toplumun tarihsel varoluş biçimidir. Laiklik, devletin normatif düzenleyici ilkesidir. Ramazan ise toplumun yaşantısal sürekliliğidir. Birinin hukukî statüsünü, diğerinin sosyolojik varlığıyla karıştırmak kategorik bir hatadır.
 
Laiklik, siyasal bir prensiptir; toplumun kültürel hafızasını tasfiye eden bir ideoloji değildir. Modern devlet kuramında laiklik, kamusal otoritenin herhangi bir inanç sistemine üstünlük tanımamasını ifade eder. Bu bağlamda laiklik, inancı dışlamak değil, inançlar arasında eşit mesafeyi korumaktır. Ancak eşit mesafe, toplumsal gerçekliği yok saymak anlamına gelmez. Aksi hâlde laiklik, nötrlükten çıkar, ideolojik bir sekülerizme dönüşür.
 
Toplum, yalnızca hukuk metinlerinden ibaret değildir. Toplum, ritüeller, semboller, kolektif hafıza ve tekrar eden pratikler üzerinden var olur. Bu noktada Émile Durkheim’ın kolektif bilinç kavramı belirleyicidir: Ritüeller, bireyleri aşan bir toplumsal bilinç üretir ve dayanışmayı pekiştirir. Ramazan, Türkiye toplumunda tam da böyle bir işlev görür. Fitre, zekât, iftar sofraları, mahalle dayanışması, çocukların ilk oruç deneyimi… Bunlar yalnızca teolojik emirlerin icrası değil; sosyal bağın yeniden üretimidir.
 
Dolayısıyla mesele şudur: Okul, toplumu kendi sosyolojik gerçekliği içinde anlamlandıran bir kurum mudur, yoksa toplumdan sterilize edilmiş soyut bir mekân mıdır? Eğer okul toplumu pedagojik bir çerçevede tanıtmayacaksa neyi tanıtacaktır? Kültürden arındırılmış bir eğitim, insanı bağlamından koparılmış bir soyut varlığa indirger. Bu ise ontolojik bir indirgemeciliktir.
 
Ontoloji, var olanın ne olduğu sorusunu sorar. Türkiye toplumunun ontolojik yapısında Ramazan, tarihsel ve kültürel bir gerçekliktir. Bu gerçekliği yok saymak, onu ortadan kaldırmaz; yalnızca görünmez kılar. Görünmez kılınan her değer ise yeraltına çekilir ve gerilim üretir. Bastırılan kültür, çatışma üretir. Tanınan kültür ise diyalog üretir.
 
Laiklik, devletin inanç karşısındaki tarafsızlığıdır; toplumun kültürel kodlarını inkâr etme zorunluluğu değildir. Eğer laiklik, kamusal alanda Ramazan’ın kültürel bir fenomen olarak anlatılmasına dahi tahammül edemiyorsa, bu laiklik değil; laikliğin ideolojik radikalleştirilmiş versiyonudur. Bu yaklaşım, dini dogmatizme karşı seküler bir dogmatizm üretir.
 
Aydın olma meselesine gelince… Aydın, evrensel düşünür; fakat evrensellik yerelin inkârıyla kurulmaz. Immanuel Kant’ın evrensel akıl tasavvuru dahi tarihsel bağlamdan bütünüyle kopuk değildir. İnsan, tarihsel bir varlıktır; kültürsüz bir bilinç mümkün değildir. Aydın, toplumun ontolojik katmanlarını çözümleyen kişidir; onları tasfiye etmeye çalışan değil.
 
Ramazan’ı okuldan uzaklaştırma refleksi, çoğu zaman laiklik savunusu kisvesi altında yürütülen kültürel bir arındırma projesine dönüşmektedir. Oysa pedagojik bir bağlamda Ramazan’ın barış, yardımlaşma ve dayanışma boyutlarının ele alınması, herhangi bir inanç dayatması değildir. Dayatma, alternatifleri yasaklamakla olur. Kültürel çoğulculuk ise tanımakla. Burada temel soru şudur: Laiklik, toplumsal hafızanın görünürlüğüne mi karşıdır, yoksa siyasal tahakküme mi? Eğer laiklik, siyasal tahakkümü engelleyen bir ilkedir diyorsak, Ramazan’ın kültürel temsiline karşı çıkmak laiklik savunusu değil, kültürel mühendisliktir.
 
Dogmatizm yalnızca teolojik bir kategori değildir. İdeolojik sekülerizm de dogmatik olabilir. Bir değeri tartışma alanından çıkarıp tabu hâline getirmek, eleştirel aklın değil, refleksif korkunun ürünüdür. Ramazan’ın okullarda kültürel bir süreç olarak canlandırılmasını “laikliğe tehdit” olarak görmek, kavramları siyasal paranoya düzeyinde kullanmaktır.
 
Son tahlilde mesele şudur: Laiklik bir hukuk ilkesidir; toplum ise yaşayan bir organizmadır. Hukuk ilkesi, organizmanın kültürel dolaşımını kesmek için değil, onu adil biçimde düzenlemek için vardır. Ramazan bu toplumun sosyolojik bir gerçeğidir. Bu gerçeği pedagojik bir çerçevede ele almak laikliğe zarar vermez; aksine laikliğin çoğulcu ve özgürlükçü yorumunu güçlendirir.
 
Laiklik, kültürün düşmanı değildir.
Laiklik, tahakkümün düşmanıdır.
 
Bu ayrımı yapamayan bir yaklaşım, eleştirel görünse de aslında dogmatiktir. Ve dogmatizm, hangi ideolojik kampta olursa olsun, düşüncenin en büyük düşmanıdır.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir