Kötürüm

NUHAN NEBİ ÇAM
Kötürüm |ÖYKÜ|
 
Duvarlarını leylakların ve hanımellerin kapladığı bir caddeydi burası. Trafik ışığı vardı, yaya geçidi… Sokak lambasının külahlı başında bir karga duruyordu. Şehir, zamanın derinliğinde ve mekânın genişliğinde büyüyordu.
 
Bir çift gözle bakıyordu. Canlılık emaresi sadece bunlardı. Bir de atan kalpten söz etmeliyim. Yaşıyordu veya yaşamıyordu. Kimsenin umurunda olmayan şey buydu. Kalabalıklar hızla gelip geçiyordu. Dizlerine çarpıyorlardı. Kaldırımı ona dar ediyorlardı. Bu hareketlilik günün sadece belli saatlerine denk geliyordu.  Yoksa soğuk binaların gölgesinin düştüğü bu yol boyu tenha idi.
 
Kötürümdü. Yol kenarındaydı. Sırtını taş örme bir duvara vermişti. Belinin arkasında sarmaşıklar vardı. Kale duvarıydı. Saray duvarıydı. Sultanların laleler arasında gezindiği bir bahçeyi çevreleyen duvar da olabilir. Gülhane’yi saran duvardı. Yıldız Parkı’nın etrafını dolaşan duvardı. Rumeli Hisarı’nın görkemli duvarı olma ihtimali de vardı.
 
Âşıktı. Yakalandığı şey melankoliydi. Fuzûlî’nin varisi diyebiliriz ona. Platonik aşk tüm hücrelerini sarmıştı. Gerçi gözlerini ve kalbini oluşturan hücrelerden ibaretti tüm vücudu. Ama baştan sona âşıktı. Ürperiyordu. Nasıl bir ruhi sarsılış olduğunu kimse görmüyor ve anlamlandıramıyordu. Adam sadece bir çift gözle bakıyordu. Kalbi atıyordu. Kötürümdü. Âşıktı. Karamsardı ve metropolde yaşadığını herkes gibi o da sanıyordu.
 
Bulvar puslar altındaydı. Araç sürücüleri öndeki arabaları ve kırmızı ışıkları görme güçlüğü çekiyorlardı. Adamı da görmüyorlardı. Hızlıca geçiyorlardı. Bunun yanında sıkı bir puslu hava şehri kaplamış oluyordu.
 
Kötürüm, dizlerinin üzerinde sürünüyordu. Gözleriyle kalbini bağlayan boynunda bir maşrapa asılıydı. Ona acıyanlar ceplerindeki bozuklukları bu kabın içine şıngırtıyla bırakıyordu. Elleri ve bilekleri yoktu. Omuzlarından dirseklerine kadar iki tarafından bir çıkıntı sallanıyordu. Onlar çok inceydi; kemiklerin üzerini hafifçe sarmış bir deriden söz edebiliriz. Bu haliyle kaldırım boyunu, şehrin tenhasını bekliyordu.
 
Deyişçi geleneğini sürdürüyordu. Kentin gökdelenleri yukarılara doğru uzandıkça adam küçülüyordu. Her zaman küçüktü. Bir bozlaktı. Şiirler söylüyordu. Maniler okuyordu. Dizinden aşağısı olamayan bacaklarıyla yürüyordu. Çoğu zaman yürür gibi yapıyordu. Kaldırımlarda sürünerek ilerliyordu. Sabit yerinden pek ayrıldığı yoktu. Onu yürürken gören pek olmazdı. Oraya çakılı zannediyordu herkes. Duvarın dibine, kaldırım kenarına iliştirilmiş bir çift göz, atan bir kalp ve duyarsızlığı sağır sessizlikler gibi devamlı artan bir şehir. Çoğu zaman sırtını bir duvara yaslıyor sabahın ilk ışıklarından gecenin tenhalığı kaldırıma çökene kadar orada bekliyordu.
 
Bir ailesi var mıydı? Şehrin hangi semtinden buraya –işlek olmayan yol kenarına- gelirdi bilinmezdi. Onu buraya bir karga mı bırakırdı, bir martı kanatlarına takıp getirir miydi bu da bilinmezdi. Memleketi neresiydi, ırkı, mezhebi neydi? Tuttuğu bir takım var mıydı? Siyasi partiler konusunda ne düşünüyordu; hiç oy kullanmış mıydı? Muamma ve sorular sorular. Var ile yok arasındaydı. Bir küçük kalp atıyordu bedeninin bir köşesinde. Bir çift bakan ve gören göze sahipti; her şey o kadar. Bir de boğazında asılı duran maşrapasından söz edelim.
 
Bir çift gözle bakıyordu. Ne tuhaf o gözleri de yeşildi. Boyu olsaydı, ayakları, kolları, gövdesi, karnı, iri iri kaburga kemikleri, geniş bir omzu… Bunlara sahip olsaydı kötürüm, kırgınlık hissetmezdi. Lenduha yapılara üzünç bir halde bakmazdı. Yürüyen, koşan, araba kullanan insanlara asla imrenmezdi. Bir çift gözle bakıyor, kalbi atıyor ve adam nefes alabiliyordu. Boğaz’da bir vapuru kovalamak da vardı göz uçlarıyla. Tarihi gezintiye katılmış insanlara tastamam elleriyle merhabalar, diyebilmek. İskele gazinosunda tango yapabilmek bir kadının kollarında yok olmak… Akşam çökmüştür, bir yaz akşamıdır, alınlarda ter damla damladır; adam tastamam elleriyle bu terleri silerdi. Sonrasında bir çift gözlerle baktığı haline döndü. Kalbi atıyordu. Bulvarlardan dev klaksonlu araçlar geçiyordu. Simitçi, salepçi, su satıcısı, piyango biletçisi…
 
Hafif bir rüzgâr çıktı. Bulutlar parça parçaydı. Göğü kaplayan kuş sürülerinin yanında o kara bulutlar da yerini aldı. Lodos ayaza çevirdi. Ağaçların yaprakları kaldırımlara döküldü. Ekimin sonlarıydı. Bir kasım ayıydı. Canlılığın hayat emaresi gözlerinde belli olan adam, kemikten ibaret kollarıyla üşüyordu şimdi. Poyraz kaldırım yollarında, asfaltlarda ve kötürümün atan kalbi üzerinde, bakan bir çift gözünün karşısında kızgın dönüyordu. Zaman çok çabuk değişmişti. İki yanından sarkan, kol görünümlü kararmış deriden ibaret çıkıntıyı yok sayılan bedenine biraz daha sarmaya, ısınmaya çalıştı. Şimdi de o arsız poyraz ıslık çalmaya başlamıştı.
 
Taşlara serdiği baldırlarının üzerinde oturuyordu. Titriyordu. Hava tipiye çevirdi. Kar yağmaya başladı. Sokak lambalarının ışıklarına ışıklarına kar taneleri koşuyordu. Asfalt yolda araçlar tekerlek izleri çıkararak gidiyordu. Yayalar yol boyu adım adım ayakkabı izi bırakarak yürüyordu. Kent, tenha bir kadavraya dönmüştü. Evlerin camları, gözlerini kapadı. Yüksek binalar omzuna bir şal atmıştı. Ayak ayak üstüne sabitlemiş diğer yapılar ellerinde konyak kadehleri tutuyor, ısınmaya çalışıyor… Bir geceydi, herhangi bir gece… Ay, bir kayboluyor, bir çıkıyordu. Gündüzdü; yollardan araçlar geçmiyordu. Yaya kaldırımlarında insanın insi gözükmüyordu.
 
Bir çift gözle bakan adam titremeler içindeydi. Yalnızdı, şimdi o yalnızlık daha da koyulaşmıştı. Gözleriyle yavaşça atan kalbini bağlayan boyun bölgesinde hafifçe yutkunduğu beliriyordu. Gözünün seçebildiği en uzaklarda dahi kimseler yoktu. Caddeler, binalar ve ağaçlar normalinden iki kat büyük görünüyordu. Ayakları, zaten onlar altındaydı, topladı. Yalnızlığına ve soğukta ve tenhada kalmışlığına biraz daha sarıldı. Şimdi büsbütün titriyordu. Uzakta bir petrol lambası belirse, onu ısıtsa, gözlerine can gelirdi.
 
Kötürüm, kımıldayamıyordu. Kar aniden bastırmıştı. Zabıtalar o yoldan geçmiyordu. Adam kendini unutulmuş hissetti. Bir el sağ tarafına ahşap bir bavul bıraktı. Solunda eski, yayları dışarı fırlamış kanepe sabitleştirilmişti. Güya bunlar soğuk akımlarına engel olacak, adamın üşümemesini sağlayacaktı. Kar hâlâ yağıyordu. İri iri yağıyordu. Nesnelerin, o çevresindeki, adamın ufak tefek eşyaların üzerini kaplıyordu. İnce bir tabaka oluşturmuştu yağan kar. Adamın omuzlarına, küçücük ve incecik kafasına, baldırlarına ve boynunda asılı duran maşrapasına karlar sıvanmıştı. Soğuktan ve beyazdan bir kötürüme dönüşmüştü adam… Biri yanına bir sigara bıraktı. Yürümekte güçlük çeken, birbirine tutunarak ilerleyen üç beş sarhoş “İç bunu, ısınırsın.” diyerek kenarına bir bira şişesi bıraktı. Adam, donuyordu ve bir çift gözle bakıyordu. Kalbi atıyordu hâlâ. Kar yağıyordu hâlâ. Sokaklarda kimseler yoktu hâlâ… Adam üşüyordu, ürperiyordu. Maşrapasıyla duruyordu. Birkaç canlı hücresiyle çevresine bakıyordu. Beyaza dönmüş kaldırımlar, bulvarlar, binalar ve ağaçlardan başka bir şey görmüyordu. Şaşkın bir şekilde etrafına bakıyordu.
 
Uzaklardan bir kız çıkageldi. Uzun boyluydu. Beresinin altından sarı ve düz saçları taşıyordu. Nefesi buhar olup ağzından fışkırıyordu. Adam bir çift gözleriyle ve iyice küçülmüş, ağzında salladığı yanan sigarasıyla onun dudaklarına kilitlendi. Gözleri, yüreği ve olmayan elleri aniden ısındı. Bu tenhaların arasından o kız bir Hızır gibi belirmişti. Boyun atkısını çıkardı. Kötürümün gözleriyle hafif hafif atan, sonra heyecandan hızlı hızlı atan kalbi arasındaki bağlantı yerine, boğazına onu sardı. Adam biraz daha ısınmıştı. Şimdi üşümüyordu.
 
“Vah zavallı, ne çok üşümüş.”
 
Kız, adamın yanaklarını bulmaya çalışıyordu. Kötürüm başka bir boyutta, rüya âleminde olduğunu zannediyordu. Elleriyle o kişinin, kızın saçlarını okşuyordu. Uzaktaki çingenenin tezgâhından kapıp koşarak getirdiği karanfilleri onun ellerine tutuşturuyordu. Kollarıyla belini sarıyordu. Kar durmadan yağıyordu. Lapa lapa yağıyordu. Adam ve kız üşümüyorlardı. Bir salep içiyorlardı. Yürekleri ısınıyordu. Bardaktan elleri ısınıyordu…
 
Adamın yanaklarını bulmaya çalışan kız onlara ulaşamıyordu. Oraya öpücük konduracaktı. Yanakları o kadar küçücük ve incecikti ki onları bulamadı. Saçlarındaki kar tabakalarını silkeledi. Onu kafasından öptü. Adam uzaklara ve kızın ellerine sırıtık bakıyordu.
 
Sokakların ve bulvarların ötelerinden gemilerin boru düdükleri geliyordu. Çıtırtılarla yerlere inen kar tanelerinin sesine tramvay çıngırakları karışıyordu. Zaman üşüyordu; şehir… Adam bahara çıkabilecek miydi? Bunu kendi bilmiyordu. Bunu Tanrı biliyordu, kader biliyordu. Küçücük bedeniyle iki büklüm kaldırımlarda, karlar içinde oturuyordu. Bir çift gözleriyle bakıyordu. Kalbi atıyordu. Sayılabilecek kadar az hücreden oluşuyordu. Maşrapası hâlâ boynunda duruyordu. Sağındaki ve solundaki eşyalar onu soğuktan koruyamıyordu. Bir mucize sanki gökten inmiş onu ısıtıyordu. Bir kız gelmişti. Kötürümün saçlarını okşuyordu…
 
O sarışın kız, adamın boğazına boyun atkısını sarmıştı. “Seni bu sıcaklık bahara çıkarır.” diyordu. Saç tokasını onun baldırlarının altına bırakmıştı. Adam, ellerinin olduğunu farz etmişti, kız, ellerini sımsıkı kapatmasına yardımcı olmuştu. Kötürümün avuçlarında uzaklardan gelen gizemli ve güzel bir kızın saç tokası duruyordu. O melek miydi? Bir mitolojinin kadın kahramanı mıydı? Gerçek miydi, muhayyel miydi?  Şimdi sanki üşümeyi bırakmıştı. Adam bir çift gözle bakıyordu. Kalbi sürekli atıyordu. Hızlı hızlı atıyordu. Aşkla iniltiler savruluyordu kalbinden göğe.
 
Yollara ve binalara sisler çökmüştü. Sokak lambaları seçilmiyordu bu sis örtüsü arasından. Kız uzaklara, yol boylarındaki fenerlerin daha ötesine gitti ve sisler-puslar arasında kayboldu. Kötürüm ötelere bakıyor onu görmeye, bulmaya çalışıyordu. Bir çift gözle bakıyordu. Atan bir yürekle ufukları kolaçan ediyordu. Saç tokasıyla kala kaldı. Ama şimdi ısınıyordu. Sarı saç kıllarının hâlâ üzerinde durduğu boyun atkısı boğazına sarılmış bir şekilde kaldı. Kar yağıyordu. Lapa lapa şehre bir kar iniyordu. Adam duvar kenarında duruyordu. Boynunda bir maşrapa vardı ve hâlâ orada asılıydı.
 
Adam, bir çift gözü vardı. Kaldırımlara, asfalt yollara bakıyordu. Her şey karlar altında kalmıştı. İnce bir beyazlık tabakası kötürümün saçlarını örtüyordu. Az önce aşkla ısınmış hızlı hızlı atan bir kalbi vardı. Ve durmadan göğüs kafesini patlatmak istercesine atıyordu. Adam sinmişti. Boynunu, atkı sarılı, ısınan boynunu içeriye doğru çekti. Bir çift gözlerini kıstı. Uzaklara tekrar baktı. Bir şey göremiyordu. Kar yağıyordu. Yorganı buz kalıbına dönmüştü. Adam, üstüne bir buz yorganı çekti.
 
Isındı. Terledi. Kalbi şu an alev alev yanıyordu. Adam âşıktı.
 
Bir çift gözle bakıyordu. Atan bir kalbi vardı. Boynunda dilenci maşrapası asılı duruyordu. Sırtını kar sıvanmış duvara vermişti. Avuçlarında sımsıkı tuttuğu, sarışın kızın saç tokası vardı.
 
Gözlerini dört açtı. Kalbi hâlâ hızlı hızlı atıyordu.
 
Uzaklara baktı. Sarışın kızı, aşkını beklemeye başladı…
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir