Banu Sancak’ın “Kırmızı” Şiirini Semiyotik Tahlil Denemesi

AHMET URFALI Banu Sancak’ın “Kırmızı” Şiirini Semiyotik Tahlil Denemesi

AHMET URFALI
Banu Sancak’ın “Kırmızı” Şiirini Semiyotik Tahlil Denemesi
 
“KIRMIZI” Şiiri
 
Meşhedim mahşer kesilmiş bende yok sözden eser
Kıssa-i rengînimi hûn-ı revânım söylesin…  /  Muallim Naci
 
Süzdüm ne var ne yoksa kırmızıdan iktibas,
Bilmediler bir renge, yoksa Hakk’a meyil mi.
Sanki zamandan haras, say ki geceden miras,
Doğacak her yeni gün -tân- kırmızı değil mi.?
 
Ah kimseler bilmiyor âşkın kızıl rengini,
Kırmızı ile kalbin cilveli âhengini,
Arşı âlâ katına çıkarak mihengini,
Baştan başa boyayan -cân- kırmızı değil mi?
 
Kargalar konser verdi daldan izledi balık,
Köreltti bizi usta, menzilsiz kalabalık.
Meclise karışınca, münkir ile münâfık,
Yönelip saf tuttuğun -yan- kırmızı değil mi?
 
Aradın yıllar yılı, elvan bezekte bezde,
Bilinç altı dediğin, kör karanlık menfezde.
Vücudun payitahtı, camekânı merkezde,
Göz göze geldiğimiz -ân- kırmızı değil mi?
 
Ol deyince olduran Allah Rahmânı Râhim,
Karıncadan böceğe, imân ederken dâim,
Kor ateşin göğsüne savrulurken İbrahim,
Sur içinde biten gül -kan- kırmızı değil mi?
 
Suyu gören ateşti, doğruyu gören riyâ,
Atıldığı zindanda ölüm biçildi güyâ.
Kaderi değiştiren mâlum hikmetli rüyâ,
Yusuf'a atfedilen – zan- kırmızı değil mi?
 
Topraktandır bedenim, rûhum tenime bıçak,
Sakın dokunma dedim, dedin kanın çok sıcak,
Saklayarak yaramı kaçsam da köşe bucak,
Kanıma bandırdığın -nân- kırmızı değil mi?
 
Sana göre bir sırdı, bana göre âyandı,
Allı renkler haşrolup nefesime dayandı,
Ciğerlerim diyorum, kırmızıya boyandı,
Dünyâ dünyâ dediğin -han- kırmızı değil mi?
 
A-KUŞ BAKIŞI ‘’KIRMIZI’’ ŞİİRİ
 
Kırmızı şiiri, Şair’in ‘Göğsümüzdeki Nar’ kitabında yer almaktadır. Muallim Naci’nin:’ Meşhedim mahşer kesilmiş bende yok sözden eser/Kıssa-i rengînimi hûn-ı revânım söylesin’ (Kabrim mahşer yeri kesilmiş, ben de sözden eser yok. Benim renkli hikâyemi akan kanım anlatsın.) beyitinin esinlenmesiyle yazılan şiir, kan renginin kırmızı olması nedeniyle bu renk üzerine kurulmuştur. Böylece Şair, kırmızı rengin etrafında pek çok konuyu ele alarak edebi gücü ile üstün bir eser ortaya koymuştur.
 
Sekiz dörtlükten oluşan şiir, 7+7= 14’lü hece ölçüsüyle düzenlenmiştir. Dizilişe göre kafiyeleniş, 1.dörtlük çapraz, diğerleri düz şeklinde olup son dizelerde ‘an’ sesleriyle tam kafiye yapılmıştır. İlk üç dizelerde ise zengin kafiye kullanılmıştır. Şiir;durak, kafiyeleniş ve diğer teknik yönlerden kusursuz bir yapı arz etmektedir. Her dörtlük, kendi içinde anlam bakımından bütünlük göstermekte, son dizelerdeki ‘tan, can, yan, an, kan zan, nan ve han sözcükleri desteklenmektedir. Dörtlüklerin sonundaki ‘kırmızı değil mi? sorusuyla yapılan istifham sanatı okuyucunun dikkati çekmek, duygu ve düşünceyi etkili kılmak için vurgulanmaktadır. Bununla beraber okuyucuyu etkilemek ve ikna etmek bakımından retorik (belagat) yolu da tercih edilmiştir.
 
Şiir, kırmızı rengin çağrışımları üzerine tertip edilmiştir. Şair, bu çağrışımları; yazılma ortamı, bilgi, duyuş, ilham, keşfediş gibi pek çok duygu ve düşüncenin senteziyle yoğurarak oluşturmuştur. Bunlara ek olarak Şair; üslubunu meydana getiren imgeler, edebi sanatlar, metaforlar ve değerleri edebi bir disiplinle şiirinde düzenlemiştir.
 
B-KIRMIZININ ESRARI
 
Banu Sancak’ın Kırmızı şiiri, tabiatta saf ve doğal olarak bulunan ‘kırmızı’’ renk üzerinedir. Renk, ışığın nesneler üzerine çarpması ve gözün retinasına ulaşmasıyla ortaya çıkar. Kırmızı, Arapça kökenli bir kelime olup ‘kırmız’ adlı bir böcek adından alınmıştır. Kırmızı, sarı ve mavi ana renklerin karışımından diğer renkler elde edilir. Bu bakımdan şiirin tahliline kırmızı rengin esrarını çözümleyerek başlamak gerekmektedir. Sözlüklerde kırmızı; kan rengi, al renk anlamlarında kullanılmakta olup al ve kızıl kelimeleriyle eşanlamlıdır. Enerji, güç ve aksiyonu ifade eden kırmızı renk; duyguları uyandırmak, liderlik, iktidar, canlılık ve kararlılığı da temsil eder. İnsana psikolojik anlamda aşk, tutku, yaşama sevinci verir. Aşk, bereket ve iyi şans getirdiğine inanılır. 
 
Kan ve ateşin de rengi olan kırmızı, farklı kültürde değişik manalarda da kullanmıştır. Gök kuşağının dış rengi kırmızıdır. Yörük kefiyesinde kırmızı, Türklüğü belirtir. Kırmızı güney yönü gösterirken savaşçı bir anlayışı da yansıtır. Düğünlerde mutlu bir başlangıç rengi olan kırmızı, bayrak kaldırma ritüellerinde gönder ucuna ‘’kızıl elma’’ tutturulur.   Bütün Türk devletlerinde kırmızı, iktidar ve gücün sembolü olmuştur.
 
Oğuzlar bayraklarını kırmızı renkten yapardı. Bu gelenek Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Askeri birliklerin flamalarında kök değer olarak bu renk tercih edilmiştir. Al bayrağın çekilmesi savaşta hücum anlamındadır.
 
Türkçe’de kırmızı yerine kızıl kelimesinin öne çıkarıldığı görülmektedir: Kızılbaş, Kızıl Elma, Kızıl Deniz, Kızıl Toprak, Kızılderili, Kızıl Kanat, Kızıl Kök, Kızıl Kurt, gibi… Bunun yanı sıra; ’Gök girsin, kızıl çıksın.’ bir Türk andı olarak bilinmektedir. TDK Türkçe Süzük’te kızıl kelimesiyle yapılmış pek çok sözcük ve tamlama bulunmaktadır. Yine kırmızının eşanlamlısı ‘’al’’ da sık kullanılan kelimeler arasındadır. Al bayrak, al çuha, al donlu (at için) gibi… Gelenekler arasında yer alan; al basması (loğusalık), al bağlamak (nazardan korunmak), mürüvvet kuşağının al renkli olması gibi unsurlar kırmızı rengin taşıdığı değerle ilgilidir. Keza ‘albayrak’ sözünden kasıt bayrağımızdaki kırmızı rengin şehit ve gazi kanlarını ve bu kanlarlarda boyanmış olan vatan toprağını işaret etmektedir.
 
C-ŞİİRİN SEMİYOTİK ANLAMI
 
Şiirdeki ‘tan, can, yan, an, kan zan, nan ve han’ sözcükleri anahtar durumundadır. Her dörtlüğün duygu, düşünce, tasarım ve hayali bu sözcüklere bağlanmaktadır. Bunların çağrışım yaptırdığı öğeler güçlü gerekçelerle desteklenmektedir. Tarih, sosyoloji, mitoloji, psikoloji ve teoloji kavram ve yorumları bu gerekçelere tanık gösterilmektedir.
 
Tarih boyunca edebi metinleri anlama ve anlamlandırma hususunda farklı yöntemler uygulanmıştır. Bu usul, bir ihtiyaçtan doğmuştur. Şiir yapısı itibarıyla pek çok giz’i muhtevasında taşır. Şerh, tenkit, inceleme, haşiye ve tahlil en çok başvurulan metodlar arasında yer alır. Şerh; açma, ayırma, yarma, bir metni veya bir kitabı ayrıntılarına inerek açıklama ve yorumlama anlamındadır. Bu konuda yazı yazanlar, okuyucunun esere farklı gözle, farklı değer hükümleriyle bakılmasını sağlarlar.
 
Semiyoloji; edebiyat alanında bir analiz yöntemi olup, ele alınan metnin yazar/şair bakışı esas alınarak daha doğru anlaşılmasını sağlar. Metindeki her kelime, kelime grupları, söz ve anlatılar ele alınır. Çağrışımlar, şuuraltı duygular, mecazi ve gerçek anlamlar, edebi sanatlar, sosyal ve pozitif bilim öğeleri… irdelenir. Böylece metin okuru tarafından daha doğru anlaşılmış olur. Semiyotik analiz, metin okuyucusuna kılavuzluk yapar. Semiyoloji; göstergelerin yorumlanmasını, üretilmesini veya işaretleri anlama süreçlerini içeren bütün etmenlerin dizgesel bir biçimde incelenmesine dayanan bir bilim dalıdır.
 
Semiyolojide; gösterge, gösteren ve gösterilen olmak üzere üç unsur bulunur. Metindeki bu üç unsur bulunduktan sonra analiz daha derinlikli olarak ortaya konulur.
 
D-KIRMIZI ŞİİRİNİN SEMİYOTİK ANALİZİ
 
1. DÖRTLÜK
 
Süzdüm ne var ne yoksa kırmızıdan iktibas,
Bilmediler bir renge, yoksa Hakk’a meyil mi.
Sanki zamandan haras, say ki geceden miras,
Doğacak her yeni gün -tân- kırmızı değil mi.?
 
Gösterge: Kırmızı
Gösteren: Zamandan haras-geceden miras
Gösterilen: Tân (Yeni günün müjdesi)
 
Şair, kırmızı rengi gösterge olarak betimlemek için ‘’ne var ne yoksa her şeyi ‘’süzüyor.
Her sanat eserinin oluşumunda bir hazırlık dönemi vardır. Bu bakımdan Şair, önce bir literatür taraması yapıyor. Taramadan yaptığı çıkarımları zihninde süzerek oradan iktibaslar aktarıyor. Acaba her şey kırmızıdan mı iktibas edilmiştir? Sorusuyla kırmızı rengin anlamı pekiştiriyor. İktibas var olan bir şeyin, söz veya fıkranın aynen veya anlam olarak kendi söz ve yazısına aktarma manasındadır. Şair okuyucusuna soru sormaya devam ediyor: ‘’Bilmediler bir renge, yoksa Hakk’a meyil mi? Kırmızı, Hakk’a yönel midir?  Soru, okuyucunun zihninde canlandıkça yeni tedailer çoğalıyor ve ifade zenginliği oluşmaya başlıyor. Kırmızı renk, nasıl oluyor da Hakk’a meyletmemeyi, yönelmeyi çağrıştırıyor? Bu sözün ifade edilişindeki sır nedir?  Şair, bu deyişine yine bilmece gibi imgelerle devam ediyor: zamandan dilsiz olmak ve geceden miras saymak Zamandan dilsiz olmak, dilin suskunluğunu, tefekkür ve zikretmenin vaktini işaret etmektedir. Geceden tan vaktine aktarılan miras ise şahsi değil kültürel ve dini değerlerdir. Son dizede, tan vaktinde doğan yeni gün hem günü hem de dörtlüğü aydınlatıyor. Bu aydınlık, sabah zaman diliminde ufukta oluşan kırmızı rengin ‘tan’ durumunu metafor yapılarak göstermektedir.
 
Gün, dört bölüme ayrılır; sabah, öğle, akşam ve gece. Öte yandan namaz vakitler de günün bölümleri belirtir: sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı. Sabah, güneşin doğuşu ile başlar. Bu zaman dilimi; tan, şafak, işrak, fecr, imsak, seher, kuşluk(duha) olarak adlandırılır. Sabahın bütün zaman dilimleri sabah namazından başlayarak yapılan ibadetleri belirtir. Hakk’a meyletmek, haras (dilsizlik), miras kelimelerinin ‘doğacak’ ve ‘yeni gün’ sözcüklerine yönlendirilerek ‘’tan’’ a bağlanması yukarıda da temas edildiği gibi sabah namazları kastetmek için düzenlenmiştir. Bu değinmelerin güzel bir sebebe bağlanmasıyla da hüsn-i talil sanatı yapılmıştır.
 
Güneşin doğuşu yaradılışın bir aynasıdır. Bütün tabiat ve canlılar gece uykusundan bir aydınlığa uyanırlar. Hayat, nurlu bir sabaha yeniden başlar. Allah, rahmet ve bereketini dağıtır. Tan vaktinde divana duran insan huzur ve saadetle bulur. Güne namazla başlayan insan, güç ve kuvvet kazanmış bir ruh haliyle iyilik, güzellik ve doğruluk erdemleriyle donanır. Bu durum dörtlükte de belirtildiği üzere Hakk’a yönelmektir.
 
Dörtlükte sekiz defa içinde ‘s’ sesi geçen kelime kullanılarak aliterasyon, ‘Hakk’a meyil mi? / kırmızı değil mi.?’ Sorularıyla okuyucunun dikkatini çekmek için de istifham sanatı yapılmıştır. Zamandan haras (dilsizlik) ve geceden miras imgesel anlatımlarıyla dörtlükteki lirizm güçlendirilmiştir.
 
Şiirin vezniyle ilgili bilgi yukarıda verilmişti. Kafiye dizilişi aaab olup değerleri ise; iktibas/ miras-meyil mi/ değil mi şekliyle tam kafiye olup ‘mi’ soru edatı rediftir. Ayrıca 3. dizedeki haras/miras iç kafiye durumundadır
 
 
2. DÖRTLÜK
 
Ah kimseler bilmiyor âşkın kızıl rengini,
Kırmızı ile kalbin cilveli âhengini,
Arşı âlâ katına çıkarak mihengini,
Baştan başa boyayan -cân- kırmızı değil mi?
 
Gösterge : Kırmızı
Gösteren: Aşkın kızıl rengi
Gösterilen: Cân
 
Şiirin tamamında olduğu gibi bu dörtlükte de gösterge kırmızı olup gösteren, aşkın kızıl rengi, gösterilen ise can’dır. Aşk ve tutkunun rengi kırmızıdır. Şair, aşkın kızıl rengini kimselerin bilmediğinden yakınarak bu kanaatini ‘ah’ nidasıyla belirtiyor. Çünkü sevgi, bağlılık, muhabbet, ilgi, alaka, tutku, heves, hayranlık ve sevda gibi pek çok duygu gerçek aşkla karıştırılmaktadır. Geçek aşk, senlik-benlik ikileminin ortadan kalkmasıyla mümkün olabilir.
 
Aşk, kalpte bulunan siyah bir noktada teşekkül eder.  Bu siyah noktaya ‘süveyda’ül kalp’ (kalbin siyah noktası) denilmektedir. Kalpte bulunan kan ve onun kırmızı rengi (alkan) bu sebepten dolayı ‘aşkın kızıl rengi’ dir. Aşık ile maşuk, can ile canan etimoyolojik olarak birbirine bağlıdır. Aşk ile sarmaşık anlamına gelen ‘aşeka’ kelimesi arasında hem mana hem de durum bakımında yakın ilgi bulunmaktadır. Sarmaşık, sarıp sarmaladığı ağacın suyunu emer, onu sarartıp soldurarak zayıflatır. Hatta ağacın kurumasına da sebep olur. Böylece âşık, maşukun başkalarıyla olan ilgisini keser ve tıpkı ağaçta olduğu gibi sarartıp soldurur ki, işte aşk budur.
 
Aşkın kızıl rengini bilmek, aşkı bütün anlamıyla bilmek ve tanımaktır. Kırmızı renk ile aklın cilveleşmesi iki tarafında birbirine hoş görünmek için yaptıkları tavır ve davranışlardır. Tasavvufta cilve, kalbin aydınlanması, ilahi nurla dolması demek olup bunların tesiriyle insanın kendinden geçmesi anlamını taşır. Cilveli ahenk imgesi; uyum, anlaşma, uyuşma, iyi geçinmeyi işaret etmektedir. Böyle bir ahenk, ‘arşı âl katına çıkar.’ Arşı âlâ, göğün en yüksek tabakası, Allah katı demektir. Böylece gerçek ve halis bir aşk, Allah katına kadar yükselmektedir. Altın ve gümüş alaşımlarının ayarını ölçmeye yarayan mihenk taşından kalıplaşan mihenk, bir kimse veya bir nesnenin değerini de belirtmek için kullanılmaktadır. Dörtlükte mihenk, aşkın değerini ölçerek onun çok yüksek bir seviyede bulunduğunu ifade etmektedir. Bu değerlendirmemizi desteklemek bakımında Yunus Emre’nin şu beyitini yazımıza eklemek yerinde olacaktır:"Aşk makamı âlidir, aşk kadim ezelîdir / Aşk sözünü söyleyen cümle kudret dilidir"
 
Dörtlükteki gösterge ve gösteren kavramlarını açıkladıktan sonra gösterilen ‘’can’’ üzerinde bir değerlendirme yapmak yerinde olacaktır.’’ Arşı âlâ katına çıkarak mihengini/
 
Baştan başa boyayan -cân- kırmızı değil mi?’’ Hakiki aşkın değeri mihenkle ölçülerek arşı âlâya yükselmeyi hak etmiştir. Bu aşkın bir tarafı olan can baştanbaşa kırmızıya boyanmıştır. Can, canana tabidir. Dolayısıyla fedakârlık ’can’ tarafından yapılacaktır. Can kendini canana feda edecektir. Burada söylenen kırmızıya boyanan can, canan yolunda özveri göstermek anlamındadır. Fuzuli’nin, “Âşık oldur kim kılar canın fedâ cananına’’ dizesi durumu açıklamaktadır. O halde can nedir? Canan karşısından canın durumu nedir?
 
Sözlüklerde can;  ‘rüzgâr, nefis, ruh, bedenin hayatiyetini sağlayan ana unsur’ manalarına gelmekte ve Türkçe’de daha çok son iki anlamda kullanılmaktadır. Can ve ten Allah’ın insanlara verdiği birer emanettir. Allah’ın emaneti olan bu iki unsur, vakti geldiğinde geri alınacaktır. Hayatiyetin kaynağı olan can, insanın değerli varlığıdır. Seven insan bu değerli varlığını canana feda etme durumunda olmadıkça gerçek aşktan bahsedilemez.
 
Tasavvufa yatkın bir duruşu olduğunu bildiğimiz Şair, bu geniş alanın içindeki değerleri toparlayarak onları duru, saf ve temiz biçimleriyle okuyucusuna edebi bilgisi dahilinde ifade kabiliyetinin üstün üslubuyla vermesini bilmektedir.
 
Banu Sancak, Türk ve dünya şiirinin belli başlı konularından olan aşkı, farklı bir şekilde ele alarak onu can, kırmızı renk, Allah katı gibi temalarla ilişkilendirerek yeni anlamlara açılmaktadır.
 
Dörtlükte; aşkın kızıl rengi, Kırmızı ile kalbin cilveli âhengi imgesel anlamları oldukça başarılı söylemlerdir.
 
Aşk, kızıl renk, kalp, can kelimeleri birbiriyle anlamca ilişkili olduğundan tenasüp, ah seslenmesiyle nida, kırmızı değil mi.?’ sorularıyla okuyucunun dikkatini çekmek için istifham, arşı âlâ kavramıyla Allah katı kastedildiğinden dolayı telmih, aşkın canla bağlantısı kurarak bunu güzel bir sebebe bağlanmasıyla da hüsn-i talil edebi sanatları yapılmıştır. Dörtlüğün sonunda kullanılan ‘can’a farklı bir anlam yüklenmesi metafor durumunu göstermektedir.        
 
Kafiye dizilişi cccb olup değerleri bakımından reng-ini, aheng-ini, miheng-ini kelimelerinde –eng sesleri zengin kafiye, -ini sesleri redif olarak kullanılmıştır. ‘Can kırmızı değil mi?’ derken dörtlükler sonunda birbiriyle can-an tam kafiye, kırmızı değil mi? ise rediftir.
 
3. DÖRTLÜK
 
Kargalar konser verdi daldan izledi balık,
Köreltti bizi usta, menzilsiz kalabalık.
Meclise karışınca, münkir ile münâfık,
Yönelip saf tuttuğun -yan- kırmızı değil mi?
 
Gösterge: Kırmızı
Gösteren: Meclise karışan münkir ile münafık
Gösterilen: Saf tutulan yan
 
Şair, her dörtlükte kırmızının farklı bir yönünü ele alarak bir bakıma şiirin bütününü zenginleştirmektedir. Son mısralardaki ‘kırmızı değil mi?’ sözü ile de bu yönleri birbirine bağlamaktadır. Böylece şiirin ‘yekpare’ yapısı korunmaktadır. Bu dörtlükte de kırmızı gösterge, meclise karışan münkir ile münafık gösteren, saf tutulan yan ise gösterilen olarak belirtilmiştir. İlk iki dizedeki ‘olmazlık’ durumu münkir ve münafık terimleriyle desteklenerek yönelilen safın yanlışlığı ortaya konulmaktadır.
 
Kargaların konser vermesi ve bu konseri balığın daldan izlemesi, ustanın insanları köreltmesi ve menzilsiz bir kalabalığın oluşması tasavvufi şiirlerde tanık olunan şathiyelere benzemektedir. Bu tarz deyişler halk şiirinde taşlama, divan şiirinde hiciv, günümüz şiirinde ise satirik şiir olarak adlandırılmaktadır. Şair, burada toplumsal bir yozlaşma ve çürümeye dikkat çekmektedir. Karga, rengi ve sesi itibarıyla uğursuz bir kuş olarak tanımlanmaktadır. Onun bu çirkin sesiyle konser vermesi de mümkün değildir. Hele de balığın bu konseri daldan izlemesi imkânsızdır. Çünkü balık, hayatiyetini ancak su içinde devam ettirebilir. Halkın olağandışı bir durum karşısında söylediği, ’balık kavağa çıkmış’ veya ‘balık kavağa çıkınca’ deyimleri bu olumsuzluk için kullanılmaktadır.
 
Usta; bir zanaatı bütün incelikleriyle, gereği gibi öğrenmiş olan ve onu kendi başına uygulayabilen, yapabilen kimse, sanatında üstün olan sanatçı, sanat öğreticisi, üstat, işini çıraklarına öğreten, bir alanda yetkin olan insan anlamlarına gelmektedir. İkinci dizede de yine bir olumsuzluktan ve onun meydana getirdiği sonuçlardan bahsedilmiştir. Ustanın körelttiği insanlar gayesiz, menzilsiz kalabalık halini almıştır. Amaçsız, ülküsüz insan yığınlarına kalabalık denilmektedir. Kalabalıkların varacağı mesafe ve ulaşacağı bir menzil, hedef yoktur. Üstelik meclise münkir ile münafık karışmıştır. Münkir inkâr eden, münafık ise nifak çıkaran, küfrünü gizleyerek kendini mümin gösteren veya imanla küfür arasında bocalayan kimsedir. İslam inancı itibarıyla insanlar; mümin, kafir veya münafık olarak ayrılırlar.
 
Meclis; bir konuyu görüşmek, konuşmak, tartışıp karara bağlamak üzere bir araya gelmiş kimseler topluluğu, bu tür bir topluluğun yaptığı toplantı anlamındadır. Meclis ile kalabalık birbirinin karşıtıdır. Bir bakıma topluluk ile kalabalık arasındaki ruh ve şuur anlayışı ve farkı ortaya konulmuştur. Saf, namazda, ibadet etmek amacıyla tutulur. Şair, son dizede amaçsız saf tutmayı eleştirirken, ibadet gayesiyle yapılan saf tutmayı övmektedir. Toplumsal bozulma ve çürüme meclise kadar ulaşmışsa yönelip saf tutulan yan, taraf da yanlıştır. Kalabalığın kaosu, topluluğun kozmosuna galip gelmiştir. Dörtlükte karışıklık ve düzenlilik kıyaslanarak günümüzdeki amaçsızlık eleştirilmektedir.
 
Karganın konser vermesi, balığın bu konseri dinlemesi, ustanın köreltmesiyle tezat ve mecaz, karga ve balığın insana ait bir işi yapmalarıyla teşhis ve intak, münkir ile münâfık terimleriyle tenasüp, kırmızı değil mi? sorusuyla istifham edebi sanatları yapılmıştır.
 
Menzilsiz kalabalık, ustanın köreltmesi tamlaması imgesel bir anlatımdır.
 
Dörtlükteki kafiye dizilişi dddb şeklinde olup değerleri bakımından balık, kalabalık,münafık kelimelerinde -ık sesleriyle tam kafiye, balık-kalabalık kelimelerinde tunç kafiye kullanılmıştır. Son dizede  ‘yan kırmızı değil mi?’ derken dörtlükler sonunda birbiriyle  tam kafiye, kırmızı değil mi? ise rediftir.
 
4. DÖRTLÜK
 
Aradın yıllar yılı, elvan bezekte bezde,
Bilinçaltı dediğin, kör karanlık menfezde.
Vücudun payitahtı, camekânı merkezde,
Göz göze geldiğimiz -ân- kırmızı değil mi?
 
Gösterge Kırmızı
Gösteren: Vücudun payitahtı, camekânı merkezde,
Gösterilen: Göz göze gelinen an
 
Bu dörtlükte Şair, bilinçaltı bir hatırlayıştan göz göze gelinin bir ‘an’a anlam geçişi yapmaktadır. Bilinç ve bilinçaltı kavramlarını irdeleyerek ‘an’a odaklanmaktadır. İnsanoğlu, kendi varlığının farkında olan tek canlı olarak kendini anlamakta ve dışındakileri anlamlandırmaktadır. Sinir sistemi içinde yer alan beyin; duygu ve hislerin oluşumu, öğrenme, hafıza gibi bilişsel faaliyetleri, tutum ve davranışları düzenler. Bu düzenleme; anlayış, kavrayış ve idrak anlamına gelen bilinç sayesinde gerçekleşir. İnsanın kendini bilmesi, içinde yaşadığı zaman ve mekândan haberdar olması bilinçle sağlanır.
 
Bilinçaltı, psikolojide ilk defa Sigmund Freud tarafından kullanılan bir terimdir. Bu terim, bilinç dışının, istendiği zaman hatırlanabilen birtakım izlenimleri veya bastırılmış birtakım duygu ve arzuları saklayan parçası anlamına gelmektedir. Freud, bilinç-bilinçaltı ilişkisini ortaya koyar. Bilinçaltından hareketle ruhun derinliklerine inmeye çalışarak bazı olumsuz davranışları tedavi edeceğini düşünmüştür. Joseph Murphy tarafından yazılan “Bilinçaltının Gücü” alanında öne çıkan kitaplar arasındadır.
 
Şair, bazı insanların aradan yıllar geçmesine rağmen akıl ve düşüncesinin ‘’elvan bezekte bezde’’kalmasını tespit ederek kör karanlık bir delik, geçiş yeri olarak kabul ettiği bilinçaltının eleştirini yapmaktadır. Ona göre insanlar; göz alıcı, çekici, süslü şeylere meyletmektedir. Bu durum da insanın gerçek varlık sebebinden uzaklaşması sağlamaktadır.
 
Burada bilinçaltı terimine karşı bir duruş sergilenmektedir. Bu görüş, biraz da ‘an’ın değerini belirtmek için geçmişten kaçışın gerekliliğini önermektedir. 
 
İnsan, geçmişte yaşadıklarını ve öğrendiklerini zihin ve akıl yoluyla hafızasına kaydeder. Hafızada depolanan geçmiş, duruma göre çağrılarak kullanılır. Gözün gördükleri de hafızada saklanır. Göz organın gördüklerini depolama yeteneği yoktur. Göz, anlık görür. ‘An’ın tanığı gözdür. . Bundan dolayı göz, ‘vücudun payitahtı’ ve ‘camekânı merkezde’dir.  İletişim gözle sağlanır. Bu yüzden ‘göz göze gelmek’ ilişki kurmanın ilk adımıdır. Göz teması anlık bir hadisedir. Göz teması, birinin gözlerine uzun süre bakma eylemidir. Bu eylem, karşılıklı olarak duyguları iletmenin, samimiyet kurmanın en önemli yoludur. Zira göz teması, insanlar arasında anlama/anlatma/anlaşma ve bağlantı kurmayı sağlar. Göz, ruh ve bilince açılan penceredir.
 
Dörtlükte semiyotik olarak gösterilen, ‘göz göze gelinen an’dır. Burada iki unsur vurgulanmaktadır: göz göze gelmek ve an. Göz göze gelmek bakışmak değildir. Burada güven, bağ ve çekim oluşarak beyin devreye girer. Konu sadece karşıdakini görmek değildir. İki taraf da birbirine karşı hangi duyguları uyandırdığını anlamaya çalışır. Göz göze gelme sinir sistemi üzerinde doğrudan etkili bir özelliğe sahiptir. Gözlerin buluşması dostluk kurmak veya duygusal bağ kurmada sözden daha etkilidir.
 
‘An’ ise birbirini takip eden süreler arasında varlığı farz edilen zaman sınırı; art arda gelmesiyle zamanı oluşturan ve bölünmeyen zaman parçası gibi anlamlarda kullanılan felsefe ve tasavvuf terimi.ile gündelik dilde kullanılan bir kelimedir. ‘kısa zaman’  ve ‘şimdi’ anlamları da taşıyan ‘an’,  İslam literatüründe,  “zamanın yaklaşması” ve “şimdi” karşılığında da kullanılır. Şair, son dizede 1. çoğul şahıs zamiriyle göz göze gelmeye karşılıklılık ifadesi vermiştir. Böyle bir ‘an’ değerli olup sonucu aşkın rengi ’kırmızı’yla bağlanmıştır. Bir aşk doğmuştur. Aşk, akıl ve bilinçle değil duyguyla oluşur.
 
Dörtlükteki kafiye dizilişi eeeb şeklinde olup değerleri bakımından bezde, menfezde, merkezde kelimelerinde ‘de’ler redif, ‘ez’ sesleri tam kafiyedir. Son dizede ‘an kırmızı değil mi?’ derken dörtlükler sonunda birbiriyle tunç kafiye, kırmızı değil mi? ise rediftir.
 
Kör karanlık menfez, elvan bezekte bezde, vücudun payitahtı, (vücudun) camekânı imgesel anlatımdır. Bilinçaltı, kör karanlık menfeze benzetilerek sadece benzetilen ve benzeyen söylendiği için teşbih-i beliğ, vücudun payitahtı (göz), vücudun camekanı (göz) söylenmediği için kapalı istiare sanatları yapılmıştır.
 
5. DÖRTLÜK
 
Ol deyince olduran Allah Rahmânı Râhim,
Karıncadan böceğe, imân ederken dâim,
Kor ateşin göğsüne savrulurken İbrahim,
Sur içinde biten gül -kan- kırmızı değil mi?
 
Gösterge: Kırmızı
Gösteren: Kor ateşin göğsüne savrulduğu İbrahim
Gösterilen: Sur içinde biten kan kırmızı gül
 
Şair bu dörtlükte Allah’ın yaratma kudretinden, esirgeyen ve bağışlayan olmasından, bütün yaratılmışların kendi lisanlarınca iman etmelerinden, peygamberliği Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te geçen Hz. İbrahim’in ateşe atılması kıssasından bahsetmektedir. Diğer dörtlüklerde de olduğu son iki dizede kor ateşin içinden doğan kan kırmızı güllere temas edilmektedir. Kırmızı gösterge, gösteren kor ateşin göğsüne savrulduğu İbrahim, gösterilen sur içinde biten kan kırmızı gül olarak semiyotik analize geçilmektedir. ‘’O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ‘’ol’’der, o da hemen oluverir.’’(Bakara 2/17) ayetinde Allah’ın  yaratma gücü ve sürati belirtilmektedir. Bu ayet, Türk Edebiyatında, ‘kün fe-yekûn, kün fe-kân” şekliyle kullanılmaktadır. Bu ifade Türkçe’de. ‘ol, ol deyince olma, yaratma, yoktan yaratma, halketme, vücut bulma” gibi sözlerle söylenmektedir. Şair de ’kün-ol’ sözünü, ‘’ Ol deyince olduran Allah Rahmânı Râhim,’’ dizesinde kullanmıştır. Rahman ve rahim isimleri esmâ-i hüsnâ listelerinde yer almakta olup Rahman: ‘Dünyada bütün mahlûkata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden.’, Rahim ise: ‘Ahirette, müminlere sonsuz ikram, lütuf ve ihsanda bulunan.’ anlamlarını taşımaktadır. Rahman ve rahim kavramları Türkçe’de esirgeyen ve bağışlayan kelimeleriyle de ifade edilmektedir.
 
Şiirin üçüncü dizesinde gösteren olarak; ‘kor ateşin göğsüne savrulduğu İbrahim’ den bahsedilmektedir. Burada Hz. İbrahim, hem semavi din kitaplarında geçen şekliyle ve hem de rivayetlerde anlatılan biçimiyle zikredilmektedir: Nemrut, kendisini ilah olarak tanıtan paganist ve zalim bir hükümdardır. Kral Nemrut, bir gece rüyasında başının üzerinde parlak bir yıldızın doğduğunu, parlaklığıyla ay ve güneşin bir mum gibi söndüğünü ve bu yıldızın yeryüzüne aydınlık saçtığını görür. Nemrut, devrinin en meşhur müneccim ve kâhinlerini toplayarak rüyanın yorumunu ister. Yorumcular, "söz konusu yıldızın bu sene içerisinde memleketinde doğacak bir çocuğa delalet ettiğini ve bu çocuğun kendisini peygamber olarak ilan ederek hükümdarlığını sona erdireceğini" söylerler. Bunun üzerine Nemrut, o yıl doğacak bütün çocukların öldürülmesini emreder. Alınan bu karar istisnasız bir şekilde uygulanır. Pek çok anne ve masum çocuğu öldürülür. Uzun süredir çocukları olmayan Azer’le Nuna Hatun kendilerinin çocukları olacağını kimseye duyurmazlar. Doğum zamanı gelince Nuna Hatun gizlice şehrin dışında bir mağarada çocuğunu dünyaya getirir. Azer’le Nuna’nın çocukları İbrahim hızla büyür ve 15 yaşına gelir. Önce yıldızları sonra ayı sonra da güneşi inceler. Bunların tanrı olamayacağına kanaat getirir. Kendi aklı mantığı ile gözü ile göremeyeceğine inandığı Allah'ı bulur. İslam inanışına göre Hz. İbrahim, peygamber olmadan önce kendi aklı ve mantığı ile Allah’ı bulan ilk insandır.
 
Halkın bir kutlama gününde puthaneye giren Hz. İbrahim, bütün putları parçalar. Bu olay üzerine Hz. İbrahim’in ateş ile yakılmasına karar verirler. Odunlar toplanır ve ateş yakılır. Hz. İbrahim tepeden mancınıkla ateşe doğru atılır. Allah, ‘Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet ol’ (Enbiya Suresi; 69) buyurur. Hz. İbrahim’'in düştüğü yer güllük gülistanlık olur. Böylece kızıl ateş, kan kırmızı güle dönüşür.
 
Dörtlükteki kafiye dizilişi fffb şeklinde olup değerleri bakımından Rahim, daim, İbrahim kelimelerinde ‘-im’ sesleri tam kafiyedir. Son dizede ‘kan kırmızı değil mi?’ derken dörtlükler sonunda birbiriyle kan-an tam kafiye, kırmızı değil mi? ise rediftir.
 
“Ol deyince olduran Allah” sözlerinde kalıplaşmış kelime grubu olmasından dolayı irsal-i mesel, safını belli etmek ve ateşi söndürmek için su taşıyan karınca rivayetine, yine kor ateş, İbrahim, gül sözlerinde geçmişteki bir konuyu hatırlattığı için telmih, Sur içi (Urfa), karınca, kor ateşi İbrahim ve sözleriyle anlam yakınlığı yüzünden tenasüp sanatı yapılmıştır.
 
 
6. DÖRTLÜK
 
Suyu gören ateşti, doğruyu gören riyâ,
Atıldığı zindanda ölüm biçildi güyâ.
Kaderi değiştiren mâlum hikmetli rüyâ,
Yusuf'a atfedilen – zan- kırmızı değil mi?
 
Gösterge: Kırmızı
Gösteren: Zindan ve hikmetli rüya
Gösterilen: Yusuf’a atfedilen zannın kırmızı olması
 
Şair, bu dörtlükte Hz. Yusuf kıssasına yoğunlaşarak onunla ilgili konu ve olayı seçilmiş ifade ve kelimelerle şiirleştirmiştir. Hz. Yusuf’un uğradığı iftira ve bu iftira sonucunda gerçeğin ortaya çıkması vurgulanmıştır. Su ve ateş ile doğru ve riyanın zıtlığı üzerinden Hz. Yusuf’un haklılığı belirtilmiştir. Su; temizlik, arınma, günahlardan kurtulma, şifa bulma aracı, bereket, yeniden doğuş ve hayat kaynağı olarak görülmüştür. Ateş ise yakıcı özelliğinden dolayı hiddet, öfke, bencillik gibi davranışların karşılığı anlamındadır. Su ve doğruluk Hz. Yusuf, ateş ve riya ise iftiracılardır. Riya, olduğundan başka görünme, özü sözü bir olmama, iki yüzlülük demektir.
 
Yukarıda tespit edilmiş olan gösteren, zindan ve hikmetli ile gösterilen Yusuf atfedilen zannın kırmızı olması daha iyi anlaşılması için Yusuf Kıssasını özetlemek gerekmektedir. Bu kısas; Yakup Peygamberin sabrı, Züleyha’nın tutkulu aşkı ve Yusuf’un Allah’a tevekkülü hikâyedeki ana temalardır.
 
Kenan ilinde yaşayan Hz. Yakup’un on iki oğlu vardır. Bunların küçük kardeşleri Yusuf bir gece rüyasında on bir yıldız ile ayın ve güneşin kendisine secde ettiğini görür. Rüyasını anlatınca babası kardeşlerine bundan söz etmemesini tembih eder, çünkü kardeşleri Yusuf’u kıskanmaktadır. Babası Yusuf’u ne kadar sakınsa da kardeşleri onu bir gün kırlara çıkarıp eğlendirme bahanesiyle babalarından alarak bir kuyuya atarlar ve gömleğini kana bulayarak dönüşte babalarına Yusuf’un kurt tarafından parçalandığını söylerler. Korktuğu şeyin başına geldiğini gören Yakup, oğlunun hasretiyle o kadar acı çeker. Bir müddet sonra da ağlamaktan gözlerine perde iner. Öte yandan Mısır’a gitmekte olan bir kervan kuyunun yakınında konaklar, su almak üzere gönderilen kişi kuyunun başına gelip kovasını suya daldırınca Yusuf kovaya yapışarak kuyudan çıkar. Kervandakiler onu yanlarına alarak Mısır’a vardıklarında köle diye satılığa çıkarırlar. Güzelliği bütün şehre yayılan Yusuf’u Mısır azizinin karısı Züleyha satın alır, ergenlik yaşına gelince de ona âşık olur. Yusuf ise Allah korkusuyla ona karşılık vermez.Züleyha’nın kölesine âşık olduğunu duyan Mısır’ın asil kadınları onu kınayınca Züleyha kadınları evine davet eder. Önlerine meyve tabakları yanında keskin birer bıçak koydurur ve Yusuf’u içeriye çağırır. Yusuf’un güzelliği karşısında şaşkına dönen kadınlar meyve yerine ellerini keserler. Fakat Yusuf’u elde etmek isteğinden vazgeçmeyen Züleyha, bir gün ondan kaçan Yusuf’un peşine düşer ve tam yakalayacağı sırada gömleğini arkadan yırtar. Olayı öğrenen kocası gerçek suçlunun Züleyha olduğu anlaşıldığı halde dedikodulardan çekinerek Yusuf’u zindana attırır. Yusuf zindanda iken peygamberliğe erer ve kendisine rüya tabiri bilgisi verilir. Mısır sultanının gördüğü bir rüyayı tabir edince zindandan çıkarılır ve ülkenin mali işleriyle görevlendirilir. Sultanın rüyasından hareketle aldığı tedbirler sayesinde yedi yıl süren bolluk zamanında erzak biriktirip ardından gelen yedi yıllık kıtlık döneminde ülkeyi sıkıntıdan kurtarır. Bu sırada kardeşleri erzak almak için Mısır’a gelince onunla karşılaşırlar. Yusuf anne bir kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoyup diğer kardeşleriyle gömleğini babasına gönderir. Yakup gömlekten Yusuf’un kokusunu alınca onun yaşadığını anlar ve gömleğin gözlerine sürülmesiyle tekrar görmeye başlar. Daha sonra Yusuf bütün ailesini Mısır’a davet eder, Yakup da ailesiyle birlikte Mısır’a gider. Yusuf’u selâmlamak üzere hepsi önünde eğilir, böylece onun rüyası da gerçekleşmiş olur.
 
Rüya, insanların kalplerinde yaratılan ve karar kılan şeyin tahayyül ve tasavvur yoluyla idrak edilmesidir. Mutasavvıflar için rüya önemli bilgi kaynakları arasındadır. Kısasta zindana atılma ve hikmetli rüya bu şekilde açıklanmaktadır.
 
Yusuf bir iftira sonucunda atıldığı zindandan Mısır’a sultan olarak çıktı. Zindan, Yusuf için bir cezaevi değil, bir olgunlaşma mekânıydı. Onun zindan hayatı bir "gecikme” değil, “tam vaktinde sultan olma" hâlidir.
 
Dörtlükteki kafiye dizilişi gggb şeklinde olup değerleri bakımından riyâ, güyâ, rüyâ , kelimelerinde ‘-üyâ’ sesleri zengin kafiyedir. Son dizede ‘zan kırmızı değil mi?’ derken dörtlükler sonunda birbiriyle zan-an tam kafiye, kırmızı değil mi? ise rediftir.
 
Su ve ateş, doğru ve riya zıt kavramlar olduğundan tezat, zindan, rüya ve Yusuf geçmişteki bir olay ve kişiye hatırlattığı için telmih sanatı yapışmıştır. Hikmetli rüyâ tamlaması imgesel anlatımdır.
 
7. DÖRTLÜK
 
Topraktandır bedenim, rûhum tenime bıçak,
Sakın dokunma dedim, dedin kanın çok sıcak,
Saklayarak yaramı kaçsam da köşe bucak,
Kanıma bandırdığın -nân- kırmızı değil mi?
 
Gösterge: Kırmızı
Gösteren: Saklanan yara
Gösterilen: Kana bandırılan ekmeğin kırmızı olması
 
Canlı ve cansız varlıkların hayatiyeti felsefe ve din kaynaklarında anâsır-ı erbaa terimiyle açıklanmıştır. Bazı bilginler tarafından buna maddî nesnelerin aslı, ilk basit madde, dört unsurdan her biri anlamına gelen ustukus terimiyle de izah etmişlerdir. Hava, ateş, su ve toprak olan dört ana unsura insanlar için ruh ve can da ilave edilmiştir. Öte yandan tasavvufta ahlak (ateş), estetik ve ruh (su), akıl (hava), fiziksel her şey (toprak) simgesi olarak anılmıştır. Tasavvufta toprak Allah’ın nurunu, su onun parlak hayatını, hava büyüklüğünü, ateş gazabını temsil etmektedir. Tasavvufta;
Toprak; sabır, ümit, iyi ahlak ve mürüvvet,
Su; güven, dostluk, nezaket, birlik,
Hava; yalan, ikiyüzlülük, sabırsızlık, yaramazlık,
Ateş; nefs, kibir, hırs ve hasedi temsil eder. Su ve toprak insandaki olumlu davranışları, ateş ve hava ise olumsuzlukları gösterir.
 
Şair; bedeninin topraktan olduğunu, tenine saplanan bıçağı ise kendi öz ruhu gördüğünü belirtmektedir. İnsanın ruhu nasıl olur da kendi tenine saplanır? Çünkü insan ruhu canlılık, bilinç, akıl, idrak, irade gibi niteliklere sahip bir özdür. Bu öz, insanı hayvandan ayırmaktadır. Ruh, insana bazı sorumluluklar yükler. Sorumluluklar yerine getirilmezse insana rahatsızlık verir. Şair, rahatsızlıklarını tene saplanan bıçak tamlamasıyla söylemektedir. Şair, tenine saplanan ruh bıçağına ‘sakın dokunma’ diyor, ancak o kişi ‘kanın çok sıcak’ diyerek cevap veriyor. Burada diyalog kurulan muhatap tanıdık birisi izlemini vermektedir. Zira Şair, onunla mücadele etmek yerine yarasını saklayarak köşe bucak kaçmayı düşünüyor. Meçhul kişi, Şair’in kanına ekmeğini bandırıyor. Kana ekmek bandırmak deyimi, birinin ölümüne yol açarak sevinmek, birini küçük düşürmek, birine zarar vermek, birinin kötü durumundan yararlanmak gibi anlamlara gelir.
 
Yaradılışta aynı unsurları taşıyan insan, tutum ve davranışlarda çok farklılıklar gösterebilir. Thomas Hobbes'un bu tür durumlar için; “insan, insanın kurdudur” sözünü söylemiştir. Şair, kendi üzerinden böyle bir insan/insanlık değerlendirmesinde bulunmaktadır. Maalesef günümüzde orantısız güç savaşları, katliamlar ve cinayetler çok büyük seviyelerdedir. Tutum ve davranışlar çılgın aymazlıklarla devam etmektedir. Toplumsal ‘yara’ sürekli kanamaktadır. Dörtlükte sosyal bir eleştiri, hiciv yapılmıştır.
 
Dörtlükteki kafiye dizilişi hhhb şeklinde olup değerleri bakımından bıçak, sıcak ve bucak kelimelerinde ‘-ıcak’ sesleri zengin kafiyedir. Son dizede ‘nan kırmızı değil mi?’ derken dörtlükler sonunda birbiriyle nan-an tam kafiye, kırmızı değil mi? ise rediftir.
 
Beden, ruh, ten, kan kelimeleri anlam yakından dolayı tenasüp, toprak-beden kelimeleri anasır-ı erbaayı hatırlattığından telmih, kana bandırılan nan(ekmek) deyimiyle mecaz sanatları yapılmıştır.
Not: ‘nan’ (Farsça) kelimesi ekmek demek olup Türkçe’de çok az kullanılmaktadır. Şair, bu kelimeyi kafiye bakımından uyum sağlamak için kullanmıştır.
 
8. DÖRTLÜK
 
Sana göre bir sırdı, bana göre âyandı,
Allı renkler haşrolup nefesime dayandı,
Ciğerlerim diyorum, kırmızıya boyandı,
Dünyâ dünyâ dediğin -han- kırmızı değil mi?
 
Gösterge: Kırmızı
Gösteren: Ciğerin kırmızıya boyanması (Çok eza cefa görmüş olmak)
Gösterilen: Dünya denilen hanın kırmızı olması
 
Şair, bu dörtlükte de sosyal eleştirilerine devam etmektedir. Dünyanın gelip geçiciliği bir gerçekken insan ve toplumların çatışmaları, çekişmeleri neden sürüp gitmektedir? Barış, kardeşlik, dostluk gibi çok kıymetli insani değerler varken zulme, kötülüğe yönelmek yaradılış gayesine ters düşmektedir. Bazıları bu sırrı çözemezler ve çözmeye de yanaşmazlar. Halbuki bu bir sır değildir, apaçık ortadadır. Bu durum Şair’i daraltmakta ve karamsarlığa sürüklemektedir. Kötücül eylemler, Şair tarafından allı renkler tamlamasıyla konumlandırılmıştır. Bu durum onun ciğerlerini kırmızıya boyamıştır. Kırmızından da kan kastedilmiştir. Böylece dünya yaşanmaz bir hâl almıştır.  Bu dörtlükte Şair, olumsuzluklara teslim olmuş, onları kabullenmiş, mücadele azmini yitirmiş bir psikoloji içine girmiştir. Aslında bu biçimde olması okuyucudaki acıma hissini uyandırmak ve konudaki olumsuzlukları daha ileri bir boyuta taşımak için yapılmıştır.
 
Dörtlükteki kafiye dizilişi ıııb şeklinde olup değerleri bakımından ayandı, dayandı, boyandı kelimelerinde ‘ayandı-dayandı’ sesleri tunç, yandı zengin kafiyedir. Son dizede ‘han kırmızı değil mi?’ derken dörtlükler sonunda birbiriyle han-an tam kafiye, kırmızı değil mi? ise rediftir.
 
Sır-ayan kelimeleriyle tezat, allı renkler, kötülüklere benzetildiğinden kapalı istiare, kırmızıya boyanmak, kanamak ve dünya- han anlamlarıyla açık istiare sanatları yapılmıştır.
 
SONUÇ
 
Banu Sancak’ın ‘Kırmızı’ şiiri geniş bir alanda kişisel ve toplumsal konulara estetik/bedii unsurların eklenmesiyle oluşturulmuştur.  Aşk, zaman, Allah, toplumsal eleştiri, münkir-münafık, tarih, tasavvuf, değerler, yaratılış, kıssalar ve felsefe kaynaklarından yararlanılarak özenle düzenlenmiştir.  Edebi sanatlar da kullanılarak şiiriyet güçlendirilmiştir. Hece ölçüsünün yüksek ahenk sağlaması, sözün müziğe yakınlaştırması özelliğinden faydalanılarak ses akışkanlığı sağlanmıştır. Duraklar, kafiyeler ve redifler yerli yerinde kullanılarak teknik yönden güçlü bir yapı öngörülmüştür. Son dizelerdeki kafiye sesleri ile redif ayniliği şiire bir bütünlük vermiştir.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir