Ahlâkın Yönü: Yukarıya Çıkmayan Bir Vicdan

NURSELİ Ahlâkın Yönü: Yukarıya Çıkmayan Bir Vicdan

NURSELİ
Ahlâkın Yönü: Yukarıya Çıkmayan Bir Vicdan
 
Bazı kurumlarda ahlâkın tuhaf bir yönü vardır.
Hep aşağıya doğru konuşur.
Yukarıya çıkmaz.
 
Çalışana emeğinin hakkını vermesi söylenir.
Aldığı maaşı hak etmesi istenir.
Mesaisinin her dakikasını doldurması beklenir.
Boş durmaması, görevini aksatmaması, kendisine verilen sorumluluğu eksiksiz yerine getirmesi öğütlenir.
Ve bütün bunlar çoğu zaman ahlâkın diliyle söylenir:
“Helal kazanç.”
“Emeğin hakkı.”
“Kul hakkı.”
“Vicdan.”
“Erdem.”
 
Fakat insan tam burada durup sormalıdır:
Ahlâk neden hep aşağıya doğru hatırlatılıyor?
Neden ahlâk, gücü elinde tutanın kendisine yönelttiği bir soru olmaktan çıkıp, gücün altında bulunanın uyması gereken bir kurallar bütünü haline geliyor?
Belki de asıl mesele çalışanların ahlaksızlaşması değil; ahlâkın, iktidar karşısında yön değiştirmesidir.
Çünkü güç yalnızca insanın davranışlarını değil, davranışların nasıl yorumlanacağını da değiştirebilir.
 
Güçsüzün yaptığı hata “sorumsuzluk” olur.
Güçlünün yaptığı hata “yönetimsel tercih.”
Güçsüzün sessizliği “itaat.”
Güçlünün sessizliği “otorite.”
Güçsüzün itirazı “problem çıkarmak.”
Güçlünün baskısı ise “disiplin sağlamak.”
 
İşte ahlâkın çürümeye başladığı yer tam burasıdır:
Aynı davranışın, makamına göre farklı bir ahlâki anlam kazandığı yer.
Machiavelli'yi yalnızca “amaç için her yol mubahtır” klişesine sıkıştırmak, onun asıl meselesini de ıskalamaktır. Onun siyaset düşüncesinin bize bıraktığı daha rahatsız edici soru şudur:
İktidar, kendisini korumak için ahlâkı da kullanabilir mi?
 
Bugünün kurumlarında bunun çok daha küçük, çok daha sıradan ve bu yüzden çok daha tehlikeli biçimlerini görüyoruz.
Çalışana “aldığın maaşı hak et” deniliyor.
Peki insan yalnızca aldığı ücret karşılığında mı sorumludur?
Yönetici yalnızca kendisine verilen yetkiyi kullanmaktan mı sorumludur?
Yoksa makamın da bir ahlâkı var mıdır?
Çünkü bir insanın aldığı maaşın hakkını vermesi gerektiği kadar, bir insanın sahip olduğu makamın da hakkını vermesi gerekir.
Hatta belki ikinci sorumluluk daha ağırdır.
Çünkü çalışanın elinde çoğu zaman yalnızca kendi emeği vardır.
Yöneticinin elinde ise başkalarının emeği, zamanı, itibarı, ekmeği, geleceği ve kimi zaman hayatlarının önemli bir parçası vardır.
Dolayısıyla güç arttıkça ahlâki sorumluluğun azalması değil, ağırlaşması gerekir.
 
Ne var ki bazı kurumlarda bunun tam tersi yaşanıyor.
Yetki arttıkça hesap verme azalıyor.
Makam yükseldikçe hata görünmezleşiyor.
Karar verenin yanlışı “şartlar” tarafından açıklanıyor; kararın sonucuna katlanan kişinin hatası ise karakter meselesine dönüştürülüyor.
Böylece ahlâk, evrensel bir ölçü olmaktan çıkıyor; makamın altında bulunanlara uygulanan seçici bir disiplin aracına dönüşüyor.
 
Oysa ahlâkın gerçek anlamı tam tersidir.
Ahlâk, gücü olmayanın üzerinde kolayca uygulanabildiği için değerli değildir.
Ahlâk, gücün kendisini de sınırlayabildiği zaman ahlâktır.
Çünkü güçlü olanın adil olması, zayıf olanın itaat etmesinden çok daha değerlidir.
İtaat etmek zorunda olan bir insanın erdemiyle, istediğini yapabilecek güce sahipken adaleti tercih eden insanın erdemi aynı değildir.
Birincisinde zorunluluk vardır.
İkincisinde seçim.
 
Bu yüzden gerçek erdem, aşağıdakine sürekli “hakkını ver” demek değil; yukarıda olanın kendi hakkını nasıl kullandığını sorgulayabilmesidir.
Çalışanın emeğini denetleyen yönetici, kendi gücünü de denetleyebiliyor mu?
Başkalarına vicdan dersi veren insan, kendi kararlarının başkasının hayatında açtığı yaraya bakabiliyor mu?
Kul hakkından söz eden makam sahibi, kendi yetkisiyle başkasının hakkına girdiğinde aynı hassasiyeti gösterebiliyor mu?
Ve belki de en zor soru:
“Benim yönettiğim insanların emeğine, hakkına ve onuruna dokunan kararlarım helal mi?”
 
Çünkü helallik, yalnızca çalışanın maaşına iliştirilecek bir kelime değildir.
Bir kurumda adalet yoksa, yalnızca maaşın helal olması üzerinden konuşmak eksik bir ahlâk anlayışıdır.
Bir insanın zamanını çalmak da mümkündür.
Emeğini değersizleştirmek de.
Liyakatini görmezden gelmek de.
Hakkını teslim etmemek de.
Sırf makam sahibi olunduğu için bir insanı sürekli küçültmek de.
Ve bunların hiçbirisi bordroda görünmez.
Fakat insanın vicdanında görünür.
 
İşte bu nedenle ahlâk yalnızca güçsüzden bekleniyorsa ahlâk olmaktan çıkar; itaat sağlama aracına dönüşür.
Erdem de aynı şekilde yozlaşabilir.
Eğer erdem yalnızca astın görevini kusursuz yapması anlamına geliyorsa, fakat üstün adaleti gözetmesi gerekmiyorsa, orada artık erdemden değil, erdem üzerinden kurulmuş bir tahakkümden söz ediyoruz demektir.
 
Tahakkümün en incelikli biçimi ise insana baskı yaptığını hissettirmeden, baskıyı onun kendi vicdanına taşıtmaktır.
Ona sürekli “Sen görevini yaptın mı?” diye sordurursun.
Fakat “Sana yapılan adil miydi?” sorusunu sordurmazsın.
Ona “Maaşını hak ediyor musun?” dedirtirsin.
Fakat “Bu makam, sana bu insan üzerinde böyle bir güç kullanma hakkını gerçekten veriyor mu?” sorusunu susturursun.
 
İşte iktidarın dili burada kusursuzlaşır:
Kendi hesabını görünmez kılarken, başkasının hesabını sürekli açık tutar.
Belki de kurumların asıl ahlâki krizi budur.
İnsanların işlerini ne kadar iyi yaptıkları değil yalnızca mesele.
Asıl mesele, gücün kendisini ne kadar denetlediğidir.
Çünkü çalışan hata yaptığında bunu görmek kolaydır.
Fakat yöneticinin adaletsizliğini görmek zordur.
Çalışanın boşluğunu ölçmek kolaydır.
Fakat bir yöneticinin yanlış kararlarının insanlarda bıraktığı boşluğu ölçmek çok daha zordur.
Çalışanın birkaç dakikasını hesaplamak kolaydır.
Fakat bir insanın onurundan, motivasyonundan, emeğinden ve kurumuna olan inancından eksilen yılları hesaplamak mümkün müdür?
 
İşte adalet tam burada başlar.
Ahlâkın yönünü değiştirdiğimizde.
Ahlâkı yalnızca aşağıya doğru göndermeyi bırakıp yukarıya da çevirdiğimizde.
Çalışana “emeğinin hakkını ver” dediğimiz kadar, yöneticiye de “emanet edilen gücün hakkını ver” diyebildiğimizde.
Ve belki o zaman “helal” kelimesini gerçekten hak ettiği yere koyabiliriz.
Çünkü bir kurumda en büyük mesele, insanların maaşlarını hak edip etmediği değildir.
Asıl mesele, o kurumda gücü elinde tutanların kendi güçlerini hak edip etmediğidir.
 
Ve tarihin en eski sorularından biri hâlâ karşımızda duruyor:
Güç, insanı erdemli olmaya mı zorlar; yoksa insanın gerçek ahlâkını, güce sahip olduğunda mı ortaya çıkarır?
 
Belki de bir kurumun gerçek karakteri, en alt kademedeki çalışana ne söylediğinde değil; en üst kademedeki insanın, kendisine kimsenin hesap sormadığını düşündüğü anda ne yaptığına bakılarak anlaşılır.
 
 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir