Hikmetten Uzak Bir Cüret

NURSELİ Hikmetten Uzak Bir Cüret

NURSELİ
Hikmetten Uzak Bir Cüret:
Özgüven ile Had Bilmek Arasında 
 
Sınır bilmez bir şımarıklık ile gerçek bir dik duruş arasındaki o ince çizgi ne ara yok oldu? Modern dünyanın bize büyük bir başarıymış gibi pazarladığı “özgüven”, nezaketi, saygıyı ve had bilmeyi yutan yeni bir anlayışa mı dönüştü?
 
Bugün kişisel gelişim söylemleri ve sosyal medya algılarıyla şekillenen modern insan; her ortamda en yüksek sesle konuşmayı, kuralları sorgusuzca hiçe saymayı, kimseye hesap vermemeyi ve başkalarının sınırlarına aldırmamayı özgürlük sanabiliyor. Oysa özgüven, insanın aklına gelen her şeyi söyleme hakkı değildir. Dik duruş, başkasını küçümseme cesareti değildir. Özgürlük ise sorumluluktan kurtulmanın başka bir adı hiç değildir.
 
Gerçek özgüven; insanın kendisini bilmesi kadar, nerede durması gerektiğini de bilmesidir. Kendi sınırlarını korurken başkasının sınırlarına saygı gösterebilmek, gerektiğinde susabilmek, bulunduğu ortama göre dilini ve tavrını ayarlayabilmek bir zayıflık değil; aksine karakter ve olgunluk göstergesidir. Aklın, iradenin ve en önemlisi hikmetin rehberliğinde şekillenmeyen her özgüven gösterisi ise zamanla içi boş bir cüretkârlığa dönüşebilir.
 
Bu yanılgının temelinde, insanın hayatın içindeki çok boyutlu varlığını ve sosyal rollerin beraberinde getirdiği sorumlulukları unutması yatıyor.
 
İnsanın bu hayatta tek bir rolü yoktur. Bir insan aynı gün içerisinde bir evlat, bir anne ya da baba, bir eş, bir çalışan, bir amir, bir arkadaş veya bir dost olabilir. Ve bütün bu rollerin kendine özgü bir dili, sorumluluğu ve ahlaki ölçüsü vardır.
 
Evladına karşı kullandığı şefkatli ve öğretici üslupla amirine yazdığı resmi bir yazının dili aynı olamaz. Anne babasının yanında sergilediği hürmet ile arkadaşları arasındaki rahatlık aynı biçimde yaşanamaz. Bir eş olarak gösterdiği sadakat ile bir arkadaş olarak kurduğu ilişkinin sorumlulukları birbirinin aynısı değildir.
 
Bütün bunlar insanın “kendisi olmaktan vazgeçmesi” anlamına gelmez. Tam tersine, kendini bilmenin bir parçasıdır.
 
Çünkü olgun insan, her ortamda aynı davranışı sergileyen insan değildir. Kimin karşısında bulunduğunu, hangi sorumluluğu taşıdığını ve hangi sözün nerede söylenmesi gerektiğini bilen insandır.
 
Bugün ise bu incelik çoğu zaman “kendinden ödün vermek” olarak görülüyor. Oysa her taviz fedakârlık değildir; fakat her uyum da kişiliksizlik değildir. İnsan bazen sırf karşısındakini incitmemek için susar. Bazen sırf bulunduğu makamın veya ilişkinin sorumluluğu gereği üslubunu değiştirir. Bazen de haklı olduğu hâlde haklılığını ispat etmeye çalışmaz.
 
Çünkü haklı olmak ile her şeyi söyleme hakkına sahip olmak aynı şey değildir.
 
Modern özgüven anlayışının en problemli taraflarından biri de tam burada ortaya çıkıyor. Kişiye sürekli “Kimseye göre şekil alma, ne düşünüyorsan söyle, seni rahatsız eden herkesi hayatından çıkar, sadece kendin ol” deniliyor.
 
Oysa insan yalnızca kendi duygularından ve ihtiyaçlarından ibaret değildir.
 
Bir toplum içerisinde yaşamak; başkasının hukukunu, onurunu, konumunu ve duygularını da hesaba katmayı gerektirir. İnsan yalnızca kendi sınırlarını değil, başkasının sınırına geldiği yeri de bilmelidir.
 
Nitekim haddini bilmek, haddinden aşağıda durmak değildir. Kendini küçültmek hiç değildir. Haddini bilmek; nerede söz söyleyebileceğini, nerede susması gerektiğini, kime nasıl hitap edeceğini ve sahip olduğu gücü nasıl kullanacağını bilmektir.
 
Bugün “haddini bilmek” neredeyse bir hakaret gibi algılanıyor. Oysa kadim kültürlerin bize öğrettiği bu kavram, insanın kendi yerini ve sorumluluğunu idrak etmesinden başka bir şey değildir.
 
Aynı şekilde saygı da itaat değildir. Bir insana saygı göstermek, onun her söylediğini kabul etmek anlamına gelmez. Bir büyüğe hürmet etmek, kendi fikrinden vazgeçmek değildir. Bir amirin makamına uygun bir üslup kullanmak, kişiliğini kaybetmek değildir.
 
Eşitlik de herkesle aynı biçimde konuşmak değildir.
 
İnsanların insanlık değeri bakımından eşit olması, bütün ilişkilerin aynı biçimde kurulacağı anlamına gelmez. Bir çocuğa, bir ebeveyne, bir dosta, bir eşe, bir öğretmene veya bir amire aynı dil ve aynı tavırla yaklaşmak eşitlik değil; ilişkilerin doğasını yok saymaktır.
 
Çünkü hayat yalnızca bireylerden değil, ilişkilerden ve sorumluluklardan oluşur.
 
Bu noktada modern dünyanın özgürlük anlayışıyla hikmet arasındaki fark belirginleşiyor. Özgürlük, insanın istediğini yapabilmesi kadar, yapabileceği her şeyi yapmaması gerektiğini de anlayabilmesidir.
 
Asıl irade, önüne gelen her dürtüyü davranışa dönüştürmek değil; gerektiğinde kendini durdurabilmektir.
 
Belki de gerçek özgüven tam burada başlar.
 
Kendini ispat etmek için sürekli konuşmak zorunda olmayan, herkesin onayına ihtiyaç duymadığı hâlde kimseyi küçümsemeyen, gerektiğinde “hayır” diyebilen ama kendi “hayır”ının başkasının “hayır”ına dönüşmesine izin vermeyen bir insan…
 
Kendi sınırlarını bilen ama başkasının sınırlarını da gözeten insan.
 
Bu yanılgının en büyük vitrini ise şüphesiz sosyal medyadır.
 
Ekranlar bize sürekli “Sen her şeyin merkezindesin. Kimseye göre şekil alma. Seni mutsuz eden herkesi bırak. Kendinden asla ödün verme” diyor.
 
Bu söylemlerin bir kısmı elbette değerlidir. İnsan kendisini değersizleştiren ilişkilerden çıkabilmeli, gerektiğinde sınır koyabilmeli ve başkalarının beklentileri uğruna kendi varlığını yok etmemelidir.
 
Fakat sorun, sınır koymak ile sorumluluktan kaçmak arasındaki farkın ortadan kaldırılmasıdır.
 
Fedakârlık “kendinden ödün vermek”, sadakat “özgürlüğünü kaybetmek”, sabır “kendini ezdirmek”, bağlılık ise “bağımlılık” olarak sunulduğunda insan ilişkilerinin taşıdığı anlam da aşınmaya başlıyor.
 
Özellikle eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları bu anlayıştan ciddi biçimde etkileniyor. Evlilik, iki insanın yalnızca kendi özgürlüğünü koruduğu bir ortaklık değildir. Sadakat, fedakârlık, sabır, merhamet ve sorumluluk ister.
 
Aynı şekilde ebeveynlik de insanın canı istediğinde üstlendiği, istemediğinde kenara bırakabileceği bir rol değildir. Bir çocuğun hayatına dokunmak, beraberinde ağır bir sorumluluk getirir.
 
Dolayısıyla özgür olmak, hiçbir bağ taşımamak değildir. Bazen insanı insan yapan şey, tam da isteyerek taşıdığı bağlardır.
 
Bugün ilişkilerin bu kadar kolay tüketilmesinin nedenlerinden biri de belki budur. İnsanlar yalnızca kendilerini merkeze aldıklarında, karşılarındaki insanı bir “sorumluluk” olarak değil, hayatlarındaki “konfor” kadar anlamlı görmeye başlayabiliyorlar.
 
Sıkıldığında bırakılan, beklentiyi karşılamadığında değiştirilen, kişisel alanı ihlal ettiği düşünüldüğünde hemen hayatın dışına atılan ilişkiler çoğalıyor.
 
Oysa insan ilişkileri yalnızca rahatlık üzerine kurulmaz.
 
Bazen sevgi sabır ister. Bazen bağlılık fedakârlık ister. Bazen saygı, egonun geri çekilmesini gerektirir. Bazen de olgunluk, “Ben böyleyim” demek yerine “Bu durumda nasıl davranmam gerekir?” diye sormaktır.
 
Belki de modern insanın en büyük kaybı tam olarak budur: Kendisine sürekli “Sen ne istiyorsun?” diye sorulurken, “Senin sorumluluğun ne?” sorusunu giderek daha az sorması.
 
Oysa insan yalnızca arzularından ibaret değildir.
 
İnsanı insan yapan biraz da arzularının üzerinde kurduğu iradedir.
 
Sonuç olarak, modern çağın bize “özgüven” adı altında sunduğu her davranışı özgüven olarak kabul etmek zorunda değiliz. Bazen özgüven gibi görünen şey yalnızca şımarıklık, bazen özgürlük diye savunulan şey sorumsuzluk, bazen eşitlik diye sunulan şey ise saygısızlık olabilir.
 
Gerçek güç; her ortamda en yüksek sesle konuşabilmekte değil, gerektiğinde susabilmektedir.
 
Gerçek özgürlük; istediği her şeyi yapabilmekte değil, yapabileceği hâlde yapmaması gerekeni seçebilme iradesindedir.
 
Gerçek eşitlik; herkese aynı biçimde davranmakta değil, herkesin insanlık onuruna aynı değeri verirken ilişkilerin gerektirdiği farklı sorumlulukları anlayabilmektedir.
 
Ve gerçek özgüven; herkese karşı kendini ispat etmek değil, kendini bilen bir insan olarak başkasının varlığına da saygı duyabilmektir.
 
Çünkü olgun insan yalnızca kendi sınırlarını bilen insan değildir.
 
Başkasının sınırına geldiğinde durmayı da bilen insandır.
 
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, daha fazla özgüven değil; özgüvenimizi hikmetle terbiye edebilecek bir olgunluktur.
 
Çünkü insan kendi heveslerinin kölesi olmaktan vazgeçip nerede ne yapması gerektiğini bildiği gün, yalnızca özgüvenli değil; vakur bir insan olur.
 
Ve belki de gerçek özgürlük, tam orada başlar.
 
 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir