blank

Kardelenler Çok Azdır

LEYLA KARATAŞ Kardelenler Çok Azdır |ÖYKÜ|

LEYLA KARATAŞ
Kardelenler Çok Azdır |ÖYKÜ|
 
Biliyorum yıllar oldu. Ne zaman Sıhhiye’deki Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin önünden geçsem içimin viran duvarları bir kez daha çöker…
 
Çocuktum daha, aynı apartmanda oturuyorduk seninle. Ne zaman apartmanda, sokakta, yolda karşılaşsak yüreğimi avuçlarımda pamuk yığınına sararken bulurdum kendimi. Lise birinci sınıfa gidiyordum. Her karşılaştığımızda senin kucağında bir sürü kalın kalın kitaplarla öyle dik bir duruşun vardı ki yaşama inat, öyle beğeniyordum ki seni. Duyuyordum üniversiteye gittiğini hatta hukuk okuduğunu o meşhur ve heybetli adıyla fakültene ayak izlerinin karıştığını, koridorlara kokunun bulaştığını hissediyordum. Emekçi arkadaşlarınla çaban ve davan adına öyle güzel duyumlar alıyordum ki senin adına huzurluydum ama kaygılıydım da.
 
Biliyordum artık on altı numarada oturan komşumuzun üç evladından biriydi Kemal’im. İlk annen beni yanına çağırmıştı gündüz de annemle konuşmuştu. Zaten uzun zamandır kendine bir yardımcı arıyormuş, aşırı yoğunluktan başa çıkamadığı dikişlerine yardım edecek bir kızcağız hem de mahalleden. Maharetli ve ihtiyaç sahibi olursa daha iyi olur demiş etrafındaki dostlarına duyurmuş. Komşularda aşağıda Cavidan hanımın kızı var adı Leyla çok akıllı ve becerikli hem de okuyor o sana yardım eder diye aralarında konuşmuşlar.
 
Şadan teyzem ben okuldayken annemle konuşarak onayını almıştı ve beni yanına çağırdı parça başı bana para verecekti. Hatta ‘’Kemal abin anlamadığın derslerin olursa sen çık yukarı sana yardım eder anlatır’’ dedi. Uçacak gibiydim kader alttan alta bize yaşamamız gerekenlerin kurgusunu yapmaya başlamıştı çoktan. Bana manevi annem hem masraflarıma destek olmak için hem de gururum da yıkılmasın diye çok iyi davranırdı, kendi annemin bile bu kadar iyi niyetli karşılamadığı her şeyi onunla konuşabiliyordum. Pantolon paçası, sürfile yaptırırdı, dikişlerine yardım ederdim, dikiş odasını toparlar, düğme dikerdim. Abiye kıyafetler, gelinlik dikecek kadar yetenekli ve aydın bir mahalle terzisinin yardımcısı olmuştum.
 
İlk orda gördüm seni. Lise birinci, ikinci, üçüncü sınıflarda haftada iki gün sizdeydim. Bana destek olmak için test çözdürürdün Kemal’im. Arada çalıştırırdın, matematiğin temelini senden öğrendim ben, beyne kodlayarak öğrenmeyi, hızlı okumayı ve pekiştirdiğin bana yol çizen kitap okuma alışkanlığını. Üniversiteyi kazandım o zamanlar ortalık çok kötüydü biliyorsun. Sağ sol çatışmaları ve benim üniversitem de tam göbeğindeydi bu kavgaların, çatışmaların.  Annem çok severdi seni ‘’Kemal oğlum sabah geçerken Leyla’yı okula bırak, ortalık karışık, kızım sana emanet.” Emanet ne güzel bir kelimeydi. İlk aşkımızın temelleri o sabah yolculukları ile başlamıştı, uzun sürsün diye ben dualar ederdim, bilirim sende yolu uzatırdın. O zaman öğrendim odanda okuduğun kitaplar, arkadaşlarınla konuşmaların, sen gelince hepsinin ayağa kalkması. Gurur duyardım seninle. İlk defa seninle okuluna gittim o gün, oradaki huşu, birlik, beraberlik, ortak nefes alabilmek ve insan haklarını dinledim.
 
Gönlümdeki aşkın günden güne öyle bir ışık saçıyordu ki etrafıma annem hemen fark etti ve senin annen de hissediyordu. Hep bana ‘’yavrum daha çok küçüksün hele bir okulunu bitir senin baban çok katı vermez seni bize Kemal’im üzülür’’ derdi bana. Pantolon paçalarına akan o göz yaşlarım ah…! Ah…!
 
Ey aşk ne güzelsin yatarken gözlerim, uyanırken ellerim ellerinde o kadar mutluydum ki, yedek çorap taşırdın yanında ayaklarım donardı ayakkabının içinde bir gün baktım yirmi beş Mart doğum günümdü unutmamıştın. Nereden nasıl buldun bilmem ama bir demet kardelen ve bir kutu içinde botlarla geldin üniversitemin kapısına. Üzerinde bir not ‘’Özgürlüğümün Berfin’ine”. Bana ya ‘’Leyl’’ derdin ya da ‘’Berfin’’. Berfin kardelen demekmiş sonradan öğrendim…
 
Ey aşk öyle mi güzel olursun kusursuz ve su gibiydin. Yansıyordun, babam duydu bu arada ben ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçmiştim. Herkes ayaklandı bizim kararlı davranışlarımız, aşkımız ortadaydı ve kendi aramızda bağımızın ilk ifadesi olarak taktığımız yüzük, ‘’O komünist oğlana kız vermem’’ diyen babamın haykırışları.  Bu sefer gözyaşlarım yastığıma akıyordu aşkım. Bilmiyordum nerelerdeydin, çok uzaklardaymışsın annen öyle demişti. Aradan o kadar uzun zaman geçmişti ki bekliyordum seni, o lanet gün bizi ayırdı. Beni Dil Tarih’in önüne çağırdın hatırlıyor musun? ‘’Beni bekleme Leyla’’ dedin, artık bir şey duymuyordum, konuşuyordun, anlatıyordun ama meğer erkekler de ağlarmış. Gittin kımıldayamıyordum ne arkandan bakabildim ne yerimden kalkabildim. Bitti mi? Nasıl yani, öldüm, kahroldum, okula girmedim iki gün, sonra gerçeği öğrendim ki annen ağlayarak anlattı sekiz yıl, sekiz yıla mahkûm olmuştu benim özelim, sevdiğim.
 
Birkaç gün sonra üniversitenin tuvaletinde daha yüreğim yangını kavururken beni ‘’şimdi gelsin seni kurtarsın sevgilin’’ diyerek yedi şekiz kızdan dayak yedim, çelimsizdim. Belime belime, böbreklerime çizmeleriyle vurdular, suyla ıslatıp hırsla daha fazla vurdular. Cuma günüydü akşamüzeri ne kadar dayak yedim bilmem, sordukları soruyu da bilememiştim bilsem de zaten söylemezdim. ‘’dokuz ışık nedir’’ inadına öğrenmedim hala bilmem dokuz ışık nedir. Üstümü kilitleyip çıktılar, cumartesi pazar o soğukta kilitli kaldım yarı baygın. Annem babam deli olmuştu pazartesi sabah yedide hademe buldu beni, acil servis diyaliz derken üç yılım gitti sevdanın değil vefasızlığın mı acısını çekmiştim.
 
İşe başladım, kendimi oyalamalıydım, hep sordum seni, hep hapiste dediler. İki yıl, üç yıl geçti, iş yerinde tanıştığım sanki içimin yaralarını kapatsın istediğim biri ile evlendim. Mutsuzdum, her şeyden vazgeçmiştim, içki denen illetin evimi çocuklarımın rızkını sömürdüğünü biliyordum ama elim kolum hiçbir şeye kalkmıyordu.
 
Beş yıllık evliydim ki bir gün kapı çaldı hatırlıyor musun? Kucağımda oğlum açtım. Sen gelmiştin sevdiceğim hiç unutmamıştın ki beni, bakışlarımız aynı sevgimiz aynıydı. Tutuversen ölecek gibiydim.  Mutsuz bir evlilik ve çocuklar. Ağlayarak bana oldukça büyük bir zarf uzattın ayaküstü üç beş kelime konuştuk ve gittin. Zarfı açtım.
 
"Her zaman seni bekleyeceğim, bırak daha fazla seni hırpalamasına izin verme, kimse senden kıymetli değil her zaman desteğe hazırım, benim Leyla’m güçlüdür. Biliyorum bana kırgınsın boş ver beni sen kurtul, artık ben özgürüm adresim yazıyor telefonum yazıyor biliyorum Leyla’m mutsuzsun kendine dön"
 
Öylece divanda ne kadar oturdum bilmem çocuklarım uyuyordu. Kızım dört yaşındaydı oğlum üç aylık. Elimde zarf, yollanmamış mektuplar, adıma yazdığın şiirler ve bir banka dökümü adıma bir hesap cüzdanı tam sekiz yıldır düzenli para yatırmıştın.  Berfin’ime, Leyla’ma ardından kocaman bir boşluk.
 
Peki, Kemal’im bu kadar seviyordun niye beni bir üniversitenin bahçesinde yığdın gittin, yıllarca bekledim. Hiçbir mektubumu almadın, cevap yazmadın. Biliyorum yuvasını kursun demişsin ya annene. Bilemezdin değil mi yaralı bir ceylan yuvasını kuramaz, hata yapar. Evet, ben güçlüydüm, geriye bakmayacaktım ve artık kimsenin beni üzmesine izin vermeyecektim. Arkamda kimse yoktu, bir işim yoktu nasıl alacaktım çocuklarımı, okula dönemezdim hakkımı kaybetmiştim ve babacığımdan kalan o köhne ev, iki evladım. Bankadaki paraya hiç dokunamadım, kendimi geliştirmem gerekiyordu, kurslar, bilgisayar programları öğrendim ve üç yıl üniversitede öğrendiğim muhasebe ile sabrettim. Evimi, işimi hallettim bir yayınevinde muhasebede işe başladım ve boşandım.
 
Hep sordum komşularıma annen taşınmıştı, sen hapse girdikten sonra irtibatımız kopacak diye ödüm kopuyordu, baban kahrından ölmüştü.  Artık orada kalamazdım, kopmalıydım evimi satıp başka bir yere taşındım, yeni bir yer, yaralı yaşamımdan hatıralardan uzaklaştım.
 
Kemal’im, bir gün Kızılay’da oturmuş yemek yiyordum. Bir bey yaklaştı yanıma ‘’Leyla Hanım’’ diye seslendi. ‘’Pardon tanıyamadım’’ dedim. ‘‘Ben Nevzat, hatırlamamanız normal, yıllar geçti, ben Kemal’in can dostu, hani beraber bir gün bana gelmiştiniz, şiirlerinizi okumuş ve sohbet etmiştik’’.
 
Evet, hatırlamıştım, kara kuru zayıf bir genç, baya yaşlanmış, kilo almış değişmişti. Epey sohbet ettik, sormaya korkuyordum, Türkiye’nin durumundan, eğitimden, çocuklarımızdan söz ettik. En sonunda Nevzat dedi ki ‘’Geçen gün gittim yine Kemal’e” dedi. Nerede dememe kalmadı ki, “çok üzülüyorum onun için o benim can dostumdu ve hiçbir şeyi hak etmemişti. Ama ayaklarım çekiyor ve Ankara’ya geldikçe gidip ziyaret ediyorum kabrini" dedi. Biliyorum sanmıştı.
 
Lime lime oldum, sanki başımdan kaynar sular döküldü. Sevdiceğim, ilk aşkım, sevebileceğim son adam, hiç evlenmemiş. Kemal’im, meğer hastaymış, o izbe yerlerde haksızlıklara maruz kaldıkça, sevdiklerine hasreti, babasının ölümü ve ben. Nevzat anlatıyordu ama yüreğim kanıyordu, yıllarca iyileşmek için çabalamış. Benim doğduğum günden bir gün sonra 2005 yılında 26 Mart günü veda etmiş yaşama.
 
Mezarını buldum, ey aşk nasıl da güzelsin ölürken bile. Üzerinde ‘’Kardelenler çok azdır’’ yazıyordu. Sevdiceğim sana son mektubumu yazdım…
 
Kardelenler Çok Azdır Kardelenler Çok Azdır Kardelenler Çok Azdır

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir