MERAL YAĞMUR
Bir Gün Daha…
Bazen insanın bütün ömrü bir güne sığar. Bazen de bir gün, yılların tortusunu taşır içinde. Takvimden kopan sıradan bir yaprak gibi görünse de, aslında her gün insanın kendi hikâyesine eklediği yeni bir paragraftır.
Kimse görmese de, kimse alkışlamasa da… İnsan her sabah yeniden başlar.
Ben de yeniden başlıyorum.
Beni ben yapan şeyin, yaşadıklarımdan çok, yaşadıklarımla kurduğum ilişki olduğunu artık daha iyi anlıyorum.
Hayatın bana sunduğu her kırılma, her hayal kırıklığı, her gecikmiş sevinç; zamanla içimde bir anlam arayışına dönüştü. O anlamı hemen bulamadım. Bulduğumu sandığım anlarda bile, aslında yüzeyde dolaştığımı fark ettim.
Çünkü insan kendine yüzeyden bakamaz. Derine inmek gerekir. Ve derinlik cesaret ister.
Uzun bir içe dönüş döneminden geçtim. Zamana sığmayan, takvimle ölçülemeyen bir süreçti bu. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir hayat akışı gibi görünüyordu belki; ama içimde fırtınalar vardı.
Sustukça çoğalan sorular, geceye karışan düşünceler, aynaya bakarken kaçırılan gözler… İnsan bazen kendi yüzüne bile yabancılaşır. En zor karşılaşma, kendinle olan karşılaşmadır.
Bu süreçte şunu öğrendim. Kaçtığım her duygu, başka bir kapıdan yeniden karşıma çıkıyor. Bastırdığım her acı, başka bir zamanda daha ağır bir yük oluyor. O yüzden kaçmayı bıraktım. Oturdum. Bekledim. Hissettiklerimi adlandırmaya çalıştım. Kırgınlık dedim bazılarına, yorgunluk dedim, hayal kırıklığı dedim. Ama hepsinin altında tek bir ihtiyaç vardı. Anlaşılmak. Ve belki de en çok, kendim tarafından anlaşılmak.
İnsan, kendine karşı ne kadar merhametli?
Bu soruyla uzun süre baş başa kaldım. Başkalarına gösterdiğim anlayışı, kendimden neden esirgediğimi fark ettim. Hata yaptığımda kendimi affetmek yerine yargıladığımı… Yorulduğumda dinlenmek yerine zorladığımı… Hakbuki insan olmak, kusurlu olmaktır. Ve kusur, insanın eksikliği anlamına gelmez, bilakis hakikatidir.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o uzun içsel yolculuğun beni zayıflatmadığını görüyorum. Aksine, içimde daha sessiz ama daha sağlam bir güç inşa etti.
Eskisi gibi yüksek sesle konuşmuyor belki; ama kök salmış durumda. Artık her şeyi kontrol etmem gerektiğini düşünmüyorum. Her ihtimali hesaplamak zorunda değilim. Gelecek, belirsizliğini koruyor; fakat bu belirsizlik artık beni ürkütmüyor.
Çünkü hayatın doğrusal bir çizgi olmadığını kabul ettim.
Düşmek var. Hem de defalarca. Yanılmak var. Güvenip incinmek, umut edip beklemek, bekleyip vazgeçmek…
Ama sonra yeniden denemek de var. İşte asıl mesele burada başlıyor. İnsan kaç kez düştüğüyle değil, kaç kez ayağa kalkmayı seçtiğiyle şekilleniyor. Ve bazen yeniden ayağa kalkmak büyük bir hamledir evet. Ama aslında sadece sabah yataktan çıkabilmekte saklı.
Kendine bu telkini verebilmek…
Yarının peşinde koşmaktan yorulduğumda fark ettim. Bugünüm elimden kayıp gidiyor.
Hep “bir gün” dediğim şeylerin aslında bugünde saklı olduğunu…
Mutluluğun büyük sahnelerde değil, küçük anlarda saklandığını… Bir fincan kahvenin buharında, bir dostun gözlerindeki samimiyette, sessiz bir akşam yürüyüşünde…
Hayat çoğu zaman dramatik değildir; ama derindir. Ve derin olan her şey gibi, dikkat ister.
Artık bugünü dolu dolu yaşamayı seçiyorum. Bu, büyük başarılar kovalamak anlamına gelmiyor, yaşadığım anın içinde gerçekten bulunabilmek demek.
Hissettiğimi fark etmek. Sevdiğimi söylemek. Yorulduğumu kabul etmek. İhtiyaç duyduğumda yardım istemek. İnsan olmanın bütün kırılganlığıyla var olmak.
Çünkü kırılganlık zayıflık olarak addedilse de gayet insanî bir latifedir.
Ve paralelinde, insanın en sahici hâlidir.
Bu satırlar yalnızca bir kişisel anlatı değil; aynı zamanda bir davet. Yolunu arayanlara… Kendini geç kalmış hissedenlere… Hayatın ağırlığı altında nefes almakta zorlananlara…
Şunu unutmayalım ki; hiçbir şey sabit değil. İçinde bulunduğumuz durum, sonsuz bir yazgı değil. Her şey her an yeniden şekillenebilir. İnsan değişebilir, dönüşebilir ve yeniden başlayabilir.
İnanmak, hakikati kabul etmektir ve o hakikatin içinde bir ihtimale yer açmaktır. Cesaret ise korkusuzluk değil; korkuya rağmen adım atabilmektir. Ve bazen en büyük cesaret, “ben yeniden deneyeceğim” diyebilmektir.
Bugünü gülümseyerek karşılıyorum.
Bu, çocuksu bir iyimserlik değil. Hayatın zorluklarını görmezden gelen bir saflık hiç değil. Aksine; yaşanmışlıkların süzgecinden geçmiş, acıyı da umudu da tanımış bir gülümsemedir.
İçimde artık daha sakin ama daha kararlı bir ses var. Bana diyor ki: “Yol uzun olabilir. Ama sen yürümeyi öğrendin.”
Ve ben yürüyorum.
Bir gün daha, yeni bir sayfa… Yazmaya değer.
Belki kusurlu yazılacak, belki satır aralarında tereddüt olacak. Ama yazılacak.
Zirâ hayat, bizi çoğu zaman hayal ettiğimiz yere değil; olmamız gereken yere götürüyor. Ve ben artık biliyorum ki, samimiyetle atılan hiçbir adım boşa değil.
Kalem elimde, yol önümde, kalbim açık.
Ve bu kez, kendime rağmen değil; kendimle birlikte ilerliyorum.
Dualarla…
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
