Bakır Çaydanlık

 

BURAK ÖZKANOĞLU
Bakır Çaydanlık |ÖYKÜ|
 
Ezan sesini duyunca doğruldu. Minareler davete başlıyordu. Uykusuz geçirdiği kaçıncı gecesiydi, hatırlamıyordu. Komodinde duran sigarasına baktı. Hissetmediği parmaklarıyla paketi kendine doğru sürükledi. Sol eliyle paketi ağzına getirdi, dudaklarının ucuyla bir sigara çekti. Paketin gıcırtısı hoşuna giderdi hep. Sobanın üzerindeki çaydanlıktan dökülen suyun çıkardığı cızırtılar onu gençliğine götürdü. Yaşlandığını hissetti. Esmer teninde kar altından baş gösteren kardelenler gibi beyazlar belirmeye başlamıştı. Bir hafta sonra peygamberlik yaşına basacak, hayat treni kırkıncı istasyona ulaşacaktı.
 
Rüzgârın uğultusu ile köpeklerin uluması birbirine karışıyordu, belli belirsiz bir ses duydu. Bir yöne doğru dinlemeye başladı, kapı vuruluyordu. Doğruldu, kapıya doğru gitti, küçük bir heyecan duydu. Bu ses sanki ona maziyi getirecekti, ufak bir gülümseme oldu dudaklarında, kapıyı açtı ışık saçan gözleriyle Sıddık Emin karşısında duruyordu. Dudaklarını ısırdı, kalbinde bir çarpıntı hissetti. Kollarını açtı ve göğsündeki boşluğu Sıddık Emin’le doldurdu. Her şeyi anlatan uzun bir sessizlik oldu. Birbirlerini konuşmadan anlayacak kadar uzundu dostlukları. Örtüsü günlerdir açılmamış yatağının başköşesine buyur etti. Sıddık, sessizce çay dedi. Rutubetli mutfak rafından sararmış iki çay bardağı aldı. Sobanın üzerindeki bakır çaydanlıktan özlemi bardaklara boşalttı Aras Nadi, henüz dumanı tüten vuslatı, çatlamış dudaklarından gönüllerine akıttılar. Bir süre daha suskunluk hâkimiyetini sürdürdü.
 
Zaman içinde yitip giden o kadar çok anı vardı ki. Aras Nadi, sigarasından derin bir nefes çekip, ciğerlerindeki dumanı bir iplik gibi sarı ışığın aydınlattığı küf kokan odaya saldı, sonra döndü Sıddık’ın yorgun gözlerine baktı. Gençliğindeki aydınlığı yitirmişti, sadece sönmeye yüz tutmuş bir mum alevi gibi kalmıştı.
 
Yine yağmurlu bir kış gününde, elinde bavulu ile Sıddık Emin’i İstanbul’a yolcu ettiği gün aklına geldi. Sıddık o çok istediği İstanbul’a sürgüne gider gibi gidiyordu. Yaşadığı gönül muharebesinden yenik ayrılmıştı. Elif onu bu harpte yaralamış aşkına karşılık vermemişti. Elif mahallenin Sıddık Emin’e göre en güzel kızıydı ve ona ilk görüşte gönlünü kaptırmıştı. Elif esmer, kara kaşlı, kara gözlü, hokka burunlu, bukle bukle saçları olan, biraz hoppa ve şımarık bir kızdı henüz lise son sınıfta idi. Sıddık Emin, her gün ders bitişi okulun kapısının önünde bitiverirdi. Elif’in peşinde mahalleye kadar gelir, sokağına giremezdi, laf söz olur korkusundan. Sonra çocuk gibi masum bir neşe ile Aras Nadi’nin yanına gelir olanları anlatırdı.
 
Sıddık ile bir gün göz göze gelmişlerdi. Sıddık, o gün adeta uçarak gelmişti Aras Nadi’nin yanına soluk soluğaydı heyecandan, olanı biteni Aras’a anlatmıştı. Aras hafif bir tebessümle gülmüştü. İçinden’’ Dostum o kız sana yüz vermez.’’ demek geçiyordu ama diyemiyordu. Dostunun hevesini kırmamak, onu üzmemek için dost acı söyleyemiyordu, belki kötülük ediyordu fakat gönülden geçen sözlerin ağırlığı diline de dostunun gönlüne de ağır gelirdi. Nitekim Sıddık bu bakıştan ümitlenerek gecelerce uykusuz kalıp dökmüştü gönlünde olan biteni sarı saman kâğıtlarına, aşkının ilk resmi şahidiydi bu sayfalar. Ertesi gün okul çıkışı Elif’in yanına sokularak uzatmıştı, kokulu zarfı Elif gülerek almış ve gitmişti. Bir kaç gün cevap bekledi, her gün okulun önünde çıkışını bekledi fakat Elif’ten beklediği sözleri duyamamıştı.
 
Aras Nadi, bu kızın bukle bukle saçlarında arkadaşının düğümlenmiş hüznünü görüyordu. Her şeyini elinden alan, onu hüznün yalnızlığına terk eden, mühürlenmiş şeker pembesi dudaklarında asılı kalan tek kelimenin hasreti ile yaşadı yıllarca. Sıddık Emin’i dostunu ondan koparan söylenmeyen tek kelimeydi. Garın boğuk sıkıcı havası Aras Nadi’yi iyiden iyiye geriyordu, oldu olası kalabalıklara alışamamıştı. Yalnızlığının tek hissedarı Sıddık Emin’i de yolcu etmişti, artık yalnızlık mülkünün tek sahibi o idi. Ellerini cebine koyup mahallesinin çamurlu yollarına, yalnızlığına, hissizliğine, dostsuzluğuna doğru ilk adımını atıyordu. Hani derler ya’ ’Her yeni gün yeni bir başlangıçtır”. ’Aras Nadi için başlangıç değil bekleyiş olmuştu. Şimdi geride simit parasından artırılarak beraber alınmış kitaplar kalmıştı, uzakta olsa bile dostluğunun varlığını anımsatacak.
 
Artık zamanının çoğunu kitap okuyarak geçiriyordu. Evden dışarı çıkmak istemiyordu, dostu olmadan her şey yavan geliyordu, kaç yıllık dostu gitmişti, ona gücenmiyordu, o hayallerinin peşinde koşuyordu kendisinin peşinden koşacağı hayalleri yoktu. Aras Nadi, hayat karşısında zincire vurulmuş bir köle gibiydi ne halinden şikâyetçi ne de memnundu. Hayat efendisi ne derse yapıyordu. Aradan bir hafta geçmişti artık ev ona dar geliyor, kafese kapatılmış gibi hissediyordu, kendini dışarı attı.
 
Kış güneşi gözlerini kamaştırdı ilkin sonra sonra alıştı, derin bir nefes alıp etrafına baktı, elektrik direğinin dibinde aylak aylak yatan bir kopek, kapı önlerinde oturan kadınlardan başka kimse yoktu sokakta, aksayan elini cebine sokup yürümeye başladı. Elini mümkün olduğunca saklamaya çalışıyor bunu da genellikle eskimiş pantolonunun cebine sokarak sağlıyordu. Üç yıl evvel ellerinde uyuşma şikâyeti ile doktora gitmiş, doktor sinir sıkışması teşhisi koymuş ameliyat olması gerektiğini söylemişti, birkaç ay sonra ameliyat sırası gelmiş ve hastaneye yatmıştı. Ameliyat sıkıntılı geçmiş ve sağ elinin üç parmağına giden sinirlerde zedelenme olmuş ve parmaklarını oynatamaz hale gelmişti. Doktor fizik tedavi önerilerinde bulunmuş, zamanla düzelebileceği ihtimalini söylemişti. Aras Nadi, bir süre bu tedaviyi uygulamış fakat bir sonuç alamayınca vazgeçmiş, durumu kabullenmişti. Hızlı adımlarla yürümeye başladı, kafasında bir sürü düşünce selam verip geçiyordu, bir sesle irkildi bu sahaf Cahit Didar idi. Aras Nadi’ye sesleniyordu.
 
-Aras Bey dalmış gidiyorsun.
 
Aras bir an duraksadı ve belirsiz bir tebessüm etti. Cahit Bey’in yanına gidip elini öptü. Birlikte dükkâna girdiler. Cahit Bey eski bir öğretmen emeklisiydi, Aras Nadi ile Sıddık Emin’in ilkokul hocaları idi aynı zamanda emekli olup bir sahaf dükkânı açmıştı. Huzur Kitapevi, gerçekten burası onlara huzur verirdi hele de demli çay varsa Cahit Bey’de çayını eksik etmezdi masasından, ara ara üçü buraya toplanır birer sigara tellendirir, uzun edebi sohbetlere dalarlardı. Sıddık Emin şiire, Aras Nadi ise romana düşkündü. Bu iki dostun tek farklı zevki buydu. Aras, cafcaflı süslü cümleler kuramazdı oldu olası düz yazıyı bu yüzden severdi. Sıddık kalemi, kâğıdı bulduğu zaman saçardı sarı sayfaların üstüne gönlündeki incileri, Cahit Bey onların bu zevkini bilir her ikisine yeni gelen kitaplardan ayırır, onlarda her hafta başı gelip alırlardı.
 
Aras Nadi ve Sıddık Emin neredeyse her sokağa çıktıklarında uğramadan geçmezlerdi Cahit Bey’e, Sıddık Emin’i sordu, Aras Nadi yine uzun düşüncelere dalmıştı. Cahit Bey sorusunu yineledi. Aras Nadi, Sıddık gitti dedi sadece, Cahit Bey İstanbul’a gittiğini anlamıştı, Sıddık Emin dilinden düşürmezdi, hep hayaliydi malum dergide çalışmak. Artık beklenen haber gelmişti ve Sıddık Emin İstanbul’un yolunu tutmuştu. Cahit Bey, sevindiğini söyleyip yeni gelen kitaplardan laf açtı, Aras Nadi, hiç oralı olmuyor yarım yamalak dinleyip ara ara başını sallıyordu. Dükkânın kapısı açıldı ve içeri biri girdi. Aras Nadi, fark etmemişti, Cahit Bey, ayağa kalktı Aras Nadi’de yeniden kendine döndü bu kız da kimdi ne zaman girmişti içeri, Cahit Bey, kızla uzun uzun sarıldı, sonra dönerek,’’ Bak Aras bu kızım Leyla’’ Cahit Bey sürekli bahsederdi İzmir’de hukuk okuyan kızından, babasını ziyarete gelmişti.
 
Leyla, Aras Nadi’ye elini uzattı. Aras Nadi, kısa bir tereddütten sonra elini sıktı, bedenini garip bir heyecan silkeledi, yüzü kızardı, kalp atışları bütün bedenini sarmıştı. Kalbinin her atışında bedeni sarsılıyordu sanki. Sanki midesinde garip bir karıncalanma hissediyordu. Kendini toparlayıp Cahit Bey’e veda edip çıktı. Gözünün önünden Leyla’nın sureti hiç gitmiyordu. Leyla, naif, kırılgan, tevazu sahibi, kahverengi gözlü, ince belli, beyaz tenli, kırmızı dudaklı, çekingen bir kızdı. Sabahın serin aydınlığı kadar güzeldi. Ertesi gün tekrar gitti Cahit Bey’in yanına onu görmek ümidiyle kapıdan girdiğinde yine büyük bir heyecan dalgası sarmıştı bedenini Leyla ordaydı ve ona gülümsüyordu içeri geçip oturdu. Üçü koyu bir sohbete dalmıştı Leyla kültürlü bir kızdı onun dudağından dökülen kelimeler Aras’a hoş bir müzik gibi geliyordu.
 
Aradan birkaç gün geçmişti Aras evden çıkmış yine sahafa gidiyordu güneş gözlerini yakıyordu uzun zamandır kendine bakmıyordu sakalları iyice uzamıştı. Yolunu uzatıp berbere uğrayıp sakallarını kısalttırıp öyle geçti sahafa Aras, daha kapıdan girer girmez Leyla ve Cahit Bey, gülümseyerek karşıladı onu selamlaştıktan sonra sandalye çekip oturdu Aras, ardından Cahit Bey öyle bir teklifte bulundu ki Aras’ın kalbi yerinden fırlayacaktı neredeyse eli ayağına dolaştı. Cahit Bey Leyla’yı gezdirmesini istedi. Aras, hayır demeyi içinden bile geçirmedi. Biraz daha oturup çıktılar yolda nereye gideceklerini kararlaştırdılar Leyla, tarihi mekânları gezmek istemişti Aras, geziye Hacı Bayram-ı Veli’den başladı burada bayağı oyalanmışlardı. Mekânı gezmek değil bahçede oturup koyu bir sohbete dalmışlardı Leyla’nın meraklı bir kişiliği vardı. Aras, anlatıyor o dinliyordu hayran hayran Hacı Bayram-ı Veli’nin hayatıyla ilgili menkıbeler anlatmıştı daha sonra Hamamönü’ne geçtiler burada Mehmet Akif Ersoy’un evini ziyaret ettiler oradan Tâcettin Dergâhı’na uğradılar.
 
Hava kararmaya başlamıştı ama Aras’ın anlatacakları bitmemişti Leyla, dinliyor Aras, anlatıyordu. Bir birlerinin sohbetinden haz duyuyorlardı çok geçmeden eve döndüler Leyla, bu geziden memnun kalmıştı devamı için birkaç gün sonrasına sözleştiler. Daha önceleri takvimden saatten bîhaber yaşayan Aras, dakikaları sayar olmuştu Leyla’yı görmek için…
 
Üç gün sonra tekrar buluştular, bu kez ki durakları Samanpazarı olmuştu oradan kaleye çıkmışlardı. Gezmek yormuştu onları soluklanmak için yakınlardaki turistik bir çay evinde bir çay vakti dinlenmeye karar verdiler. Birbirlerine söylemek istedikleri bütün cümleleri birbiri ardına sıralıyorlardı. Kısa sürede bir çok şey paylaşır olmuşlardı, alışmışlardı birbirlerine bir ara sükût ortama hakim oldu Leyla, sanki acı bir haber verirmişçesine hüzünlü bir tavırla iki gün sonra gideceğini söyledi Aras’ın bütün neşesi kaçmıştı bir anda ,daha tamamlanmamış bir çok cümleleri vardı oysa ki biraz daha oturum kalktılar Aras, onu bıraktıktan sonra kendi de eve geçti küf kokan odasına girip kendini yatağın üstüne dalından düşen bir yaprak gibi bıraktı. Gözlerini tavana dikip uzun düşüncelere daldı onu seviyordu ama söylemeye cesareti yoktu kafasında bir çok soru işareti vardı Leyla’da ona karşı bir şeyler hissediyor muydu acaba düşüncelerden bunalıp bir sigara yaktı…
 
Ertesi gün evden çıkmamıştı neşesi kaybolmuştu düşüncelerle boğuşup duruyordu karar vermiş Leyla ile konuşacaktı ama nasıl, şimdide bu düşünce peyda olmuştu zihnine bir süre düşündü sonra konuşmaktan vazgeçti. Ertesi gün Leyla gitmek için hazırlanıyordu elinde bir kitap vardı Aras Nadi için onun gelmesini bekledi fakat gelmemişti vedalaşmaya Cahit Bey, Leyla’ya seslendi otobüs saati yaklaşıyordu Cahit Bey, dükkanı kilitleyip çıkacaktı ki Leyla elindeki kitabı babasına uzatarak Aras’a vermesini söyledi Cahit Beyde kitabı masaya bıraktı ve çıktılar. Leyla gitmişti Aras, gözü saatte ölmek üzere olan bir hasta gibi ömrünün son anlarını sayarmışçasına bakıyordu. Kaçta kalkacağını bilmiyordu otobüsünün belki çoktan yola çıkmıştı. Kafasını dağıtmak için sokağa atmıştı kendini Cahit Bey, Leyla’yı yolcu etmiş dükkanın kapısını açıyordu. Aras’ı görüp seslendi Leyla’nın bıraktığı kitabı ona uzattı. Aras, yoluna devam etti yakınlardaki parkta bir banka oturup kitaba baktı bu Turgenyev‘in İlk Aşk adlı eseriydi kitabı karıştırırken arka sayfada bir yazı dikkatini çekmişti…
 
Halvete çekilmiş dudaklardan duyulmaz beklediğin sözler
Vuslatı haram kılar bu sessizlik
Ve etrafı bir suskunluk bürür
Kendi sözlerinin katili olursun
İçinde öldürürsün her bir cümleyi kelime kelime
 
Aras, yanı başında bombalar patlayan bir asker gibi sersemlemişti. Yerinden fırlayıp hızlı adımlarla yürüdü iki sokak ötede ki caminin şadırvanında elini yüzünü yıkadı. Minareler daveti bitirmek üzereydi. Sobanın üstünde kaynamakta olan bakır demlikten taşan suların çıkardığı cızırtılar onu bu derin hayallerinden uyandırdı. Etrafına bakındı, derin derin içini çekti. Nemlenen gözlerinin eliyle ovuşturup, bitmek üzere olan sigarasından bir nefes daha aldı ve kül tabağına attı. Pencereden dışarı baktı hava daha tam aydınlanmamıştı ve uykusuz geçen günlere bir sabah daha eklenmişti.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir