SİBEL ORHAN
Çatal İğne Kimde?
Aşık Daimi’nin mısraları dile gelir.
“Bunca kahrı, bunca derdi,
Mevla’m yalnız bana verdi.
Eller muradına erdi,
Gitti cananım gelmedi.”
Mevla’m yalnız bana verdi.
Eller muradına erdi,
Gitti cananım gelmedi.”
Hayatın zorlu yüzü; çatal iğne gibi, ince ve sivri. Saplandığı yerde acı karışır hüznüne gecenin. Nazar değmesin diye yakaya tutturulan o küçük metal parça… Güya; kötülüğü uzak tutar, oysa beden de kendince korunur: Yarayı kabukla örter. Kapanmazsa yara iğne gibi batar cana; kapanırsa yara iğne gibi izini bırakır. Koruduğunu sandığımız her şey, bir yerinden acıtır.
“Erisin dağların karı,
Geçti ömrümün baharı.
Ecel kapımı çalmadan,
Durma gel gönlümün varı.”
Geçti ömrümün baharı.
Ecel kapımı çalmadan,
Durma gel gönlümün varı.”
Karın, boranın dağları erittiği gibi, geçen günler de gençliğimizi öyle eritir. Zaman eksilttikçe insan, tutunacak bir şey arar. İnsanın beklediği, gönlünün varı da tam burada belirir: anlamlı bir bağ, sevgi dolu bir dokunuş, bir bağlılık. Umut dediğimiz şey çengelli iğne misali konar hayatın yakasına. Kaftanın yakasını bir arada tutan o küçük parça gibi; insan ilişkileri de hassas, anlamlı ve sıkı bağlarla ayakta kalır. Kırılgan bir o kadar da sağlam. İnceliği kuvvetinin nüktesi.
Ardından Malatya, Akçadağ’dan bir türkü yükselir;
“Kime kin ettin de giydin alları?
Yakın iken uzak ettin yolları,
Mihnet ile yetirdiğim gülleri.
Yakın iken uzak ettin yolları,
Mihnet ile yetirdiğim gülleri.
Vardın gittin bir kötüye yoldurdun”
“Benim zavallı canım, insafın bulunmadığı bir yerde insaf dilenmeye geldi; beni, insafsız ayrılığa bırakma!”
Mesnevî’de dile gelen bu feryat, insanın ayrılık karşısındaki acziyetini anlatır. Ayrılık, gönle saplanan bir çatal iğnedir. Kolay sanılır; geçici zannedilir. Oysa en derine batar. Merhametin çekildiği yerde kin büyür; yakın olan uzak olur. “Yakın iken uzak ettin yolları” derken, artık iğnenin ucu açıktadır: gönülde bir yarık gibi durur, emanet olur, eğreti kalır. Bu hâliyle ne kalbi onarır ne de iki parçayı yeniden birleştirir. Mihnetle büyütülen güller, bir anlık kinle savrulur.
Çatal iğne acı vermek için değil; bir arada tutmak için vardır. İnsaf da böyledir. Gönül, ayrılığın insafsızlığına terk edilmemek için yalvarır. Çünkü bilir ki iğne çıkarsa yaka düşer; insaf çekilirse bağ çözülür, gönül dağılır. Türkünün yanığıyla Mesnevi’nin hikmeti tam da burada buluşur. İnsan, ayrılıkta öğrenir: Bazen tutanla yaralayan, aynı şeydir.
“Sen beni sevseydin, arar bulurdun,
Zülüflerin telinden bağlar dururdun.
Madem ayrılmakmış senin muradın,
Niçin beni ateşine yandırdın?”
Zülüflerin telinden bağlar dururdun.
Madem ayrılmakmış senin muradın,
Niçin beni ateşine yandırdın?”
“Ey perçem, ey yüzündeki ben, ey göz, ey bilezikli nazik ayak! Gidiniz, gidiniz; mademki âşık değilsiniz, sizi sevmiyorum, istemiyorum.”
Mesnevi’de bu söz, aşkın surette değil hakikatte aranması gerektiğini söyler. Aşk, surette değil hakikatte aranır. Güzellik geçer, bakış solar, perçem düşer, ben silinir. Âşık olmayanın yakınlığı, gönülde bir ağırlıktan başka şey değildir. İşte burada ayrılık, çatal iğne gibi kendini gösterir: Göze görünmez en yakın yerde durur; yakaya değil, gönle tutturulmuştur. Rahatsız eder, canını acıtır.
Türküde dile gelen “Sen beni sevseydin, arar bulurdun / Zülüflerin telinden bağlar dururdun” sözleri, bu iğnenin gönlü nasıl bir arada tuttuğunu anlatır. Seven, dağılana iğne olur; bağlar, tutar, bırakmaz. Sevmeyen ise iğneyi çıkarır, yakanın düşmesine razı olur. “Madem ayrılmakmış senin muradın / Niçin beni ateşine yandırdın?” diye soran gönül, bu yüzden ah çeker.
Çatal iğne burada ayrılığa direnişin sembolüdür: Gönül, yakada kalmak ister. Mesnevi’nin hakikat arayışı ile türkünün yanık feryadı bu noktada birleşir. Aşk, yakada kalmayı göze almaktır; acıtsa da düşürmemek için iğne gibi olmaktır.
Saygı ve bağlılık insanları birleştirir. Çelimsiz görünse de iğne güçlüdür aslında; tıpkı insanın özünde fırtınalara yenik düşmeyen sevgi gibi. İşte bu yüzden, yaşar insan hayatı; umuda kırar direksiyonu gider ileri.
İnsanı insan büyütür. Çatal iğne küçüktür; marifeti büyük. Tek başına can yakar, yerinde kullanılırsa bir arada tutar. İğne çoğalıp kontrolsüzleşirse, dert büyür. Parmakları korumak güçtür. Diğer yandan da olası bir bedeldir. Biz de hayatın iğneleriyle kimi zaman yaralanır, kimi zaman tutunur, debelenir dururuz.
Mesnevîde dile gelen: “Anlıyorum ki gönlümde uyanan, baş kaldıran bu manevî duygular, bu hoş zevkler bana gayb âleminden geliyorlar.” İşte o an kalbimdeki her sızı anlam kazanıyor. Bütün bu manevî yardımlar, bana bağışlanan hâlin, tartısından süzülüp kalbime iniyor. O vakit fark ediyorum: Gönlüme batan çatal iğne gamın değil, uyanışın işaretiymiş. Acı sandığım şey, dağılmayayım diye takılan ilahî bir dokunuşmuş. Meğer iğne can yakmak için değil, kalbi hakikatte bir arada tutmak için varmış.
Hayatın kendisi gibi…
Yaralarımız, sevgilerimiz, umutlarımız gibi…
Yaralarımız, sevgilerimiz, umutlarımız gibi…
Bizi nelerin bir arada tuttuğunu görmek için…
O zaman sorarım kendime: Kalbimize saplanan ince çatal iğne, sızlatıyor mu? Yoksa bizi manaya, varlığa ve hakikate bağlayan en narin işaret mi?
Asanatlar "şiirden sinemaya" 

Emeğine sağlık hocam.