MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR
Yozgat Sürmelisi
-Kaşın çeğmellenmiş kirpik üstüne-
Bozok Yaylası, İç Anadolu’nun sert iklimine göğüs geren, tarih ve kültürün iç içe geçtiği topraklardır. Bin iki yüz ila bin dört yüz metreye ulaşan yükseltisiyle vadilerle yarılmış bu bölge, Kızılırmak’ın çevrelediği ve kadim medeniyetlerin izlerini barındıran bir coğrafya olarak bilinir. Yozgat ilinin bu toprakları, Cumhuriyet öncesinde “Bozok Sancağı” adıyla anılmış ve Oğuz boylarından Bozoklara ev sahipliği yapmıştır. Yozgat’ın şehirleşme sürecinde, bölgenin önde gelen ailesi Çapanoğulları’nın etkisi büyüktür.
Yaylanın iklimi sert, suyu soğuktur; ama insanı merttir. Yiğit olanın başı sevdadan kurtulmaz, derler. Bu coğrafyada aşkın ve özlemin ezgileri, kuşaklar boyunca anlatılmış, sazın tellerinde yankılanarak dilden dile dolaşmıştır. Bozok diyarında âşıklar, halkın gönlüne seslenmiş, türküler ise kaderi anlatan birer ağıt gibi doğmuştur.
Bu topraklarda yankılanan en güçlü hikâyelerden biri Sürmeli Bey’in hikâyesidir. Gönül verdiği kızın babası sert ve inatçı çıkmış. Araya nice beyler girse de babanın tavrı değişmemiş, kızını vermeye yanaşmamış. Sevdasının ağırlığını yüreğinde taşıyan Sürmeli Bey, sürüsünü bırakıp ormanların derinliklerine çekilmiş, dağlara taşlara türküler söylemiş. Kurtlar ve kuşlar; onun ezgilerini köyden köye, yayladan yaylaya, kulaktan kulağa taşıyıp durmuş. Zamanla halkın hançeresinde şekillenen bu türküler anonimleşmiş ve gönüllere kazınmış.
Vurucu bir söz, yakıcı bir nağme halkın gönlünde pişerek türküye dönüşmüş. Aynı dili konuşan insanların ortaklaşa ürettiği, sözlü geleneğin duygu bayrağı olan türküler, halkın ortak olduğu birer hazinedir. Irmak gibi akıp giden hayatın günlükleri, söze giydirilmiş ateşten gömleklerdir. Her yörenin türkülere kattığı maya farklıdır ve bu farklılık ülkenin duygu haritasını çizer. Türküler, bir coğrafyanın yapısıdır, harcıdır. Türkülerle tanırız yöreleri, köyleri, kentleri. Karadeniz’in kemençesiyle atma türküler yankılanır, Sivas ellerinde sazım çalınır, Erzurum’un semalarında Hüma yükselir, Arguvan’da mayalanıp Eğin’de tamamlanır.
Sürmeli, ortak duyguların türkü adıyla vücut bulmasıdır. Yozgat’ı akla getiren ‘Sürmeli’ türküden çok bir türkü yumağıdır. Sürmeli bir tavırdır, Bozok Yaylası’nın bu tavrını perçinleyen de Nida Tüfekçi’dir.
Yozgat’ın en bilinen sürmelisi, anonim bir türkü olarak belleklere kazınmıştır. Öcal Oğuz, bu türkünün Yozgatlı Karacaoğlan’a ait olduğunu söyler. Yozgatlı Hafız Süleyman Bey, 1930 yılında bu türküyü taş plağa okumuştur:
Dersini almış da ediyor ezber
Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler
Bu dert beni iflah etmez del’ eyler
Benim dert çekmeye dermanım mı var
Ders almak: Bir konu üzerinde yetkili birinden bilgi edinmek. (Bir olaydan deneyim kazanmak, ibret almak.)
Sürmeli göz: Güzel gözlü kız. Sürme, sürüldüğünde kirpiklere siyahlık veren bir taş. Genellikle kadınlar sürme çekmiştir. Az da olsa erkeklerin de sürme çektiği görülmüştür.
O sevgili kendi işinde oyalanıyor. Onun gözleri doğuştan sürmelidir, güzelleşmek için sürme çekmesine gerek yoktur. Bilirim, bu aşk benim aklımı başımdan alır. Benim bu derdi çekmeye gücüm yok, iflah olmam da artık mümkün değil.
Bu türkü, Anadolu’nun sözlü belleğinde kök saldığı gibi bireysel çatışmaları da kolektif dile dönüştüren bir anlatıya sahiptir. Bu türküde doğa, beden, acı ve ölüm gibi imgeler birer göstergeye dönüşür. Ezber, bir gösterge; öğrenilmiş acılar ise gösterilen. Aşk ve aşkın doğurduğu acı bireyin kaderi hâline gelmiş. Ezber, öğrenilmiş çaresizlik içinde içselleştirilmiş duygusal bir döngüdür artık. Sürme, gösterge; güzelliğin anlamsızlaşması ise gösterilendir. Gözleri süslemek acıyı örtmek için yeterli olmuyor. Güzellik burada işlevsiz hâle gelmiştir.
Jung’un arketipler, gölge, anima ve kolektif bilinçdışı kavramlarını da bu türküde görmek mümkündür. “Bu dert beni iflah etmez del’ eyler” dizesinde ifade edilen şey, gölgeyle yüzleşmektir. Delilik, Jung’a göre bastırılmış gölgenin patlamasıdır. Aşk, burada bir arketipten çok gölgeyle karşılaşma biçimidir.
Kaşın çeğmellenmiş kirpik üstüne
Havada bulutun ağdığı gibi
Çiğ düşmüş de gül sineler ıslanmış
Yağmurun güllere yağdığı gibi
Çeğmelenmek: Yay gibi olmak, yay biçimine girmek. Kaşın kirpiğin üzerine dökülmesi, kirpiklerin uzun olmasıyla birlikte gözünü açtığında kirpiklerin kaşa dokunması. Aynı zamanda bükülmek, kıvrılmak demektir. Kaşın kirpiğin üzerine hilal biçiminde kıvrılması.
Bulutun ağması: Ağmak; aşağıya inmek, düşmek, yağmak. Bulutun gökyüzünü kapatması, yağmur yüklenmesi, yağmurun yağması.
Çiy düşmek: Havadaki su buharının gece serinliğinde yoğunlaşması sonucu yerde ve bitkiler üzerinde oluşan su damlacıkları. (Kırağı.)
Sevgilinin yay gibi kaşları kirpiklerinin üzerine düşmüş, uzun kirpikleri hilal kaşlarıyla birleşmiş; havada bulutun aşağı inmesi gibi. Sinesine, göğsüne, gerdanına çiğ düşmüş, ıslanmış; yağmurun gül üzerinde oluşturduğu damlacıklar gibi.
Kaş ve kirpik gösterge, gözyaşı gösterilendir. Kaşın çeğmelenmesi acının bıraktığı fiziksel izdir. “Yağmurun güllere yağdığı gibi” ifadesi, Jung’un doğa ile benlik arasındaki bağını ortaya koyuyor. Gül, anima’nın simgesi; yağmur ise arınmanın ve duygusal boşalmanın göstergesidir.
Yozgat’ı sel almış Soğluk’u duman
Sıtkınan severim billahi inan
Ölünce mezara girdiğim zaman
Ben susayım kemiklerim söylesin
Bu dörtlük türküye sonradan eklenmiştir.
Soğluk: Yozgat’ta bulunan milli park, dumanı eksik olmayan çamlık.
Bazı türkü yorumcuları “Soğluk” sözcüğünü yanlışlıkla “Sorgun” olarak okur. Ancak; Soğluk, Yozgat’ın Çamlık Milli Parkı’nın eski adıdır. Sorgun, Yozgat’ın ilçelerinden biridir; ama benzetme yanlıştır.
Halk belleğini izleyince, çeşitli rivayetlerin olduğunu görmek mümkündür. Bu adın, çamlıkta bulunan ‘Soğuk Oluk’ adlı çeşmeden geldiğini söyleyenler var. Ama yaygın olan kanaate göre, ‘Soğluk’ sözcüğü soğukluktan gelmiştir. Büyük bir alanı kaplayan çamlık, buzdolabının olmadığı dönemlerde ‘Soğukluk’ diye anılmıştır.
Çamlıkta bulunan kuyular, kışın karla doldurulup baskılanarak preslenirmiş. Üzerleri saman ve toprakla kapatılırmış. Yaz boyu kuyudan getirilen buz kalıpları Çarşı Hamamı’nın olduğu yerde kırılıp dondurmacılara ve diğer ilgili kişilere satılırmış. Zamanla çamlığa Soğukluk denmeye başlanmıştır, bu da halk ağzında ‘Soğluk’a dönüşmüştür.
Çok yağmur yağdığından Yozgat’ı sel almış, Çamlığı (Soğukluk’u-Soğluk’u) da duman kaplamış. Büyük bir sadakatle seviyorum seni buna inan. Ölünce mezara girdiğim zaman bunu kemiklerim bile söyler, bu sevda ölünce bile bitmez.
Sel ve duman gösterge, duygusal fırtına gösterilen. Ruh hâlinin metaforudur artık coğrafya. Yozgat, ruhsal çöküntünün görünümüdür. Kemik, gösterge; bellek gösterilendir. Ölümdür burada sessizliği örten. Sözcüklerin son durağı da kemiklerdir. Acı artık kemiğe dayanmıştır.
“Ben susayım kemiklerim söylesin” dizesi, Jung’un kolektif bilinçdışı kavramıyla örtüşür. Kemikler, bireyin ötesindeki belleği taşır. Ölüm, burada bir anlatı biçimidir. “Sıtkınan severim billahi inan” dizesi, aşkın içtenliğini ve arketipsel saflığını gösterir. Aşk, öz benliğin bir parçasıdır.
Bu türkü, bir aşk hikâyesi olduğu kadar aynı zamanda yörenin bir ruhsal haritasıdır. Yozgat’ın seli, Soğluk’un dumanı, kemiklerin sessizliği benliğin dönüşümünü anlatır.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
