blank

Şiirde Biçim ve Mana

TALAT-ÜLKER

TALAT ÜLKER
Şiirde Biçim ve Mana
 
"Şiir fikirle değil, kelimeyle yazılır"
Mallarme
 
Bir matematikçi, Goethe'nin bir şiirini dinledikten sonra: "Güzel, ama bu neyi kanıtlar?" diye tepki vermiş. Bu sözü sanata ve sanat eserine “fayda” umarak yaklaşanların ortak tepkisi saymak mümkündür. “Güzel, ama neyi kanıtlar?” sorusunu soranlar nasıl anlatsak ki bir şiirin temel işlevi, muhatabını kendi iklimine, soyut ve kurgusal dünyasına, yani itibari (fiktif) alemine çekmektir. Muhatabını kendi ikliminin maneviyatına çekme işlevini birinci öncelik olarak yüklenen şiirin başka hiçbir şey anlatmayacağına dair bir hüküm çıkmamalı bu tespitten. Şiir en karmaşık fikir örgülerinden, gündelik hayatın en sade taleplerine kadar yüzlerce manaya açabilir kapılarını. Sorun, şiirin fikir taşıyıp taşımaması değil, bu işi yaparken ana işlevini ihmal edip etmemesindedir.
 
Şiir gerçeğin kanıtlayıcısı ya da savunucusu değildir. Eliot’un meyve benzetmesi bu konuyu toparlayıcı, veciz bir örnek olarak takdim edilebilir: Meyve sevmeyen insan yoktur. Her birimiz en azından bir çeşidinin müptelası bile olmuşuzdur. Her meyve türü lezzetin yanı sıra bir vitamin türünün de deposudur aynı zamanda. Peki, kaç insan meyveyi ondan alacağı vitamin faydasını düşünerek yer? Hâkim çoğunluk (limon ve portakal yiyen nezleli kişiler istisna) meyveyi vereceği damak tadı ve lezzetti için tüketmektedir. Meyveyi damak tadı için tüketen insanın onun sağlayacağı vitamin faydasından mahrum kaldığı söylenebilir mi? Söylenemez. Lakin meyveyi sırf vitamin ihtiyacı nedeniyle tüketen kişi genellikle damak zevkinden mahrum kalır.
 
Sanat eserinin taşıyacağı fikrin ne olduğundan daha çok sunumu önemlidir. Meyve benzetmesindeki gibi lezzeti gölgelemeyen, hazzı azaltmayan her tür fikir bulundurulabilir muhtevada. Yeter ki öncelikler karıştırılmasın. Bir gerçeği ispat etmek isteyene, bir konuda kitleleri yönlendirmek gayesinde olana başka yöntemler önerilebilir. Ama edebi metni siyaset ve ideolojinin vitrinine dönüştürme simsarlığına soyunan kalemlere edebiyat gönüllüsü yürekler onay vermemelidir. Şiir bir ideolojinin bağımlısı olmamalıdır. 
 
Genelde sanat eserinin özelde şiirin taşıyacağı mana ve bu mananın anlaşılırlığı hususunda kafalarda oluşan istifhamlara cevap verilebilir mi? Başka bir söyleyişle verilen bir cevap herkesi tatmin eder mi? Hayır. Şiirde mana ve bu mananın anlaşılırlığı mevzuu bu aşamada önem kazanmaktadır. Geleneksel anlamda edebiyat, lirik, epik ve dramatik olarak üç ayrı türe ayrılır. Geleneksel olarak yapılan bu ayrımlar modern zamanlarda gittikçe anlamını yitirir olmuştur. Bu olumlu bir gelişmedir. Türler arasındaki sınırların keskinliğini kaybetmeye başlaması, insandaki estetik bilincin gelişmesine işaret sayılabilir.
Epik ve dramatik edebiyatın toplumsal bir vazifesi var. Bu türlerin kapsamında oluşturulan eserler, bireyler arasındaki toplumsal iletişimi nitelik ve nicelik açısından geliştirmeyi ve değiştirmeyi amaçlar. Bilimin henüz kendi başına bir toplumsal faaliyet alanı olmadığı ve sanat faaliyeti ile birlikte yürütüldüğü dönemlerde sanatkâr aynı zamanda bilim adamıdır. Öğretmeyi de amaçlar. Öğretici ve vazifeli sanat da biçim ile içerik kaygısını dengelemeye, sunumunu estetik ölçüler içine sığdırmaya çalışmaktadır artık.
 
Sözün tam da bu kısmında iki kavram kesiyor yolumuzu: Retorik ve lirik. Retorik; dinleyenlerin coşkularını uyandırmayı, dinleyiciyi yönlendirmeyi amaçlayan; bir görüşü inandırıcı kanıtlar yoluyla kanıtlamayı amaçlayan ifadedir. Lirik ise, retorikten arınmış, anlamı geriye iten şiirdir. Mallarmé’nin o çok bilinen ‘şiir kelimelerle yazılır; fikirlerle değil!’ sözü, belki de Lirik’in en kısa ve kestirme yoldan ifadesidir.
 
Retorik şiir, aslında, edebi sanatlara başvurmadan yazılmış manzumelerdir. Manzum hikâyeler, ahlaki, siyasi, dini ya da felsefi düşünce ve görüşlerin dile getirildiği manzumeler şiirin retoriği sayılabilirler. Divan şiirimizin kaside ve mesnevi türü de retorik şiir kategorisine dâhil edilebilir.
 
Lirik ise, deyiş yerindeyse ‘gayesi kendinde’ olan, sözü kendisinden öte bir gayeye vasıta kılmayan şiir olarak tanımlanabilir. Lirik şiir, sözü bir düşüncenin vasıtası olarak almaz, ifadenin güzelliğini ve kalıcılığını gaye edinir.
 
Şiir bir şey öğretmeli mi, ya da şiirin herkesçe anlaşılabilir bir anlamı olmalı mı? Şiirde lirizme karşı çıkan yok da ya retorik. Retorik olmalı mı şiirde ya da ne kadar ve nasıl olmalı. Şiir, anlam, anlaşılırlık mevzuları şairlerin ve eleştirmenlerin en çok tartıştığı konulardan biridir. Türk edebiyatında Ahmet Haşim “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” başlıklı yazısında, Yahya Kemal ve öğrencisi Ahmet Hamdi Tanpınar çeşitli yazılarında, Orhan Veli Kanık Garip Mukaddimesi’nde, Necip Fazıl Çile adlı kitabının başına koyduğu Şiirlerim Ve Şairliğim adlı yazısında ve İkinci Yeni şairleri çeşitli yapıt ve yazılarında bu konuda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.  
Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Tanpınar, ‘anlamı her idrake değil, hazır olana açık, düz yazı gibi anlaşılmak için değil, duyulmak; hatta sezilmek için’ yazılmış şiirden yana tavır alırlar. Garipçiler ise, bu görüşün aksine şiirin ‘anlaşılır ve oldukça açık, doğru dürüst konuşur gibi’ yazılması gereğini savunarak şiiri günlük hayatın içine çekerler. Öncülüğünü Nazım Hikmet’in yaptığı toplumcu gerçekçilik toplumsal ve ideolojik amaçlı şiiri öne çıkarır. Sosyalist içerikli toplumcu gerçekçilik Necip Fazıl’la birlikte “İslami ve idealist” bir içerikle başka bir şiir vadisi daha oluşturur.
 
Şiirde manaya ve fikre karşı duruş mümkün değil. Dile dayalı ifadenin muhatabına bir şeyler anlatması kaçınılmaz. Her birey gibi sanatkâr da bir dünya görüşüne taraftır. Sanatkârın taraf olduğu dünya görüşünden bağımsız şiirler yazabilmesi beklenemez. Endişe, mana ve fikrin varlığında değil sunuluş biçimindedir. Gene de şunu söyleyelim: şiir, bir ideolojinin kayıtsız şartsız hâkimiyetine girmemeli. Ama her şiirin mutlaka bir dünya görüşü olmalıdır. Bu yargı, diğer edebi türler, hatta sanatın bütün kolları için de geçerlidir.
 
Peki, ideolojisiz şiir var mı ki? Evet, var. Gerçek şiirin ideolojisi yok, dünya görüşü var. O zaman ölçüyü nasıl koyacağız? Sorun da bu zaten. Bir orta yol önerilebilir mi? Belki? Burada sözümüzü berraklaştırabilmek için iki kavram üzerinde kafa yormamız ve yorulmamız gerekiyor: İdeoloji ve dünya görüşü… Birbirine çok yakın anlamları olan ve çoğu kez yanlışlıkla birbirlerinin yerine kullanılan bu kavramların sınırlarını çizmek gerek evvela. Eğer ideoloji ile dünya görüşü kavramları arasında bir ayrıma gidebilirsek soruna bir çözüm teklifi de üretebiliriz gibi geliyor bana.  Dünya görüşü, evrenin ve hayatın anlamını, amacını, değerini, insan varlığını ve davranışlarını bütünüyle kavramaya çalışan genel düşünce olarak tanımlanabilir.
Peki ya ideoloji?  Siyasi veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü. Düşüncenin sisteme ve dogmaya dönüştürülmüş biçimi bir bakıma. Bir ilave daha gerekli: İdeoloji kendisinin dışındaki her görüşü kötü, çirkin, yanlış ve daha da berbatı düşman olarak ilan eder. Cemil Meriç’in ideolojileri “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak tanımlaması bu yüzden anlamlı. Bu ayrıma göre şiir; hayatın, insanın, varlığın ve varlık ötesinin kavranması için ortaya konulan cehdi içerebilmeli ama politik bir dünya kurgusunun görevini üstlenmemelidir. Yani şiirde dünya görüşü; duyguyu, sezgiyi, ilhamı ve hayali gölgelemediği sürece güzel ve gerekli. İdeoloji şairi kürsüdeki hatibe dönüştürüyor ne yazık ki.
 
Şiirde dünya görüşüne evet, ideolojiye hayır. Bu yargıya kaç yürek iştirak eder bilemem. Ama şiir hiçbir ideolojinin bağımlısı olmamalı ve hiçbir ideolojinin hâkimiyetine girmemeli, bu tartışılamaz bir hakikattir artık.
 
Şiiri tanımlamak ve anlamak dünyanın en zor uğraşlarından biri. Tanım, akıl işidir; oysa şiir gönlün mahsulü. İşte bu yüzden tanımı muhal. Edebî eseri ve aynı zamanda şiiri tarif ederken sınırlar çizdiğimizi sanırız: Malzemesi dil olan, sanat eseri olma endişesi ile meydana getirilen, estetik zevke hitap eden, muhatabında heyecan ve hayranlık uyandıran ürün, edebi eserdir. Bu temel vasıfları taşımayan dile dayalı mahsuller edebî eser kapsamı dışında kalacaktır. Lakin saydığımız bu temel vasıfların hiç birisi somut ve nesnel sınır değil. Edebi metni tanımak bu kadar zorken konuyu daha özele mesela şiire taşımak bir o kadar daha zorlaştırır işimizi. Çünkü yukarıda sunduğumuz tanım şiirin değil manzumenin tanımıdır. Her manzume şiir midir? Hayır. Ama her şiir mutlaka manzumedir yahut olmalıdır.
 
Şiire dair tanımlardan en yaygını, şiiri düz yazının karşıtı olarak gösterir. Çokları şiiri nesirle anlatılamayan duygu ve düşüncelerin ses uyumlarıyla, kulağa hoş gelecek biçimde oluşturulan dizelerle anlatılması olarak tanımlamıştır. Bu “manzume”nin tanımıdır. Şiiri manzumeden ayıran özellik ise, manzumenin yüzeysel ve sıradan olmasına karşılık, şiirin yoğunluk ve derinlik taşımasıdır. Vezin ve kafiye, çağlar boyunca şiirin en ayırıcı niteliği olarak kabul edilmiştir. Oysa bu iki unsur şiir için amaç değil araçtır.
Vezin ve kafiyeden beklenen söze ezgi katmalarıdır. Yani esas olan ahenktir. Şiir nesre çevrilemeyen nazımdır. Nesri doğuran akıl ve mantık, şiiri doğuran ise gönül ve muhayyile. “Şiir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır. Türk edebiyatında saf şiir geleneğinin savunucularını çoğu bu hususta mealen “Mana için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmeye benzer.” demişlerdir. Bu cümleyi dönüştürerek şairane bir şiir tanımı elde edebiliriz. Şiir duyguyu lisan haline getirinceye kadar yoğurmaktır, o kadar ki mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi bir vehim vermeli okuyucuya
 
Ahengi sağlamak için başka yolların da bulunabileceğinin anlaşılmasıyla birlikte vezinsiz ve kafiyesiz de güzel şiirler yazıldı. Lakin bu durum en önemli sorunu çıkardı ortaya: Düzyazı ile şiirin sınırları nerede bitiyor ve nerede başlıyor. Düzyazının dili bir bildiriyi sunar. Bütün kıymeti sunduğundadır. Bildiri iletildi mi dilin de metnin de bir kıymeti kalmaz. Şiirde kıymet sözün aktardığı anlamda değil bizzat sözün kendisindedir. Bu da demektir ki şiir de neyin söylendiğinden daha çok nasıl söylendiği önemlidir. Şiirde duygunun, düşüncenin ve hayalin anlatımı sıra dışıdır.
 
Şiir aklın değil gönlün ürünüdür. Onun dünyası düşünceyle değil duyguyla inşa edilmiştir. Akla değil de gönle ait oluşu şiiri tutarsız ya da anlamsız kılmaz. Şiir anlamca açıklanabilir, muhtevası başka dillerde farklı düzyazı biçimleri halinde söylenebilir. Ama açıklanan ve söylenilen muhteva şiirin kendisi değildir. Aklın işi bilgi bulgu ve kanıttır. Akıl olanı görür. Şiir gönlün ürünüdür, varla yetinmez kurar, görüleni aşar olması gerekeni görür, âlemin durgunluğuna insanın coşkusunu katar. Duygu, sezgi, ilham, hayal ve etkili bir dil. Buna ahenk ve coşku ekleyin işte size şiir.
 
Şiir elbette ki fikri de içerir kavramı da. Lakin Sedat Umran’ın deyimiyle “Şiirde anlam, bir çam ağacının kabuğuna sızmış bir çam sakızına benzer. O, şairin yoğurduğu, bir yoğun damlacık haline getirdiği ve tatlandırdığı bir şeydir… Şiir alışılmışın bardağını taşıran son damladır; onun rolü bu taşırıcı niteliğindedir…” Şiiri kuran kelimelerin ve mısraların zihnimizde kavram karşılığı vardır. Böyle olmasaydı şiir sesten ve ahenkten ibaret olurdu. 
Manzum bir ifade içine sıkıştırılmış her fikir şiir olabilseydi, başka dillere aktarılabilir, çevrilebilir olurdu. Oysaki gerçek böyle değildir. Şiire girmiş her kelime bir ses göstergesinin tek başına taşıyabileceği anlamdan fazlasını taşır. Bu durum şiirin dilini günlük dilden de bilimin dilinden de ayırır. Sözün özü şudur: İdeolojilerini daha yaygın hale getirmek için manzum ifadeyi bir araca dönüştürmek isteyenler için manzum hikâyeler ve didaktik manzumeler hazır kıta beklemektedir. Saf şiiri ideolojilerin hâkimiyetine vermeleri gerekmez.
 
Şiirin bir manası olmalı mı, evet. Bu manayı herkes anlamalı mı, hayır. Mikhail Bahtin ve Roman Jakobson’un ifadelerini aktaralım: “Şiirin dili doğal bir dil değildir; şiir dili doğal dilin aşılmasıyla ortaya çıkar; şair doğal dili aşarak şiirini kurar.” Şair dilin kurallarını bozan ya da değiştiren adamdır. Şiirin dili normal ifadenin dilinden uzaklaşırken muhtevası da normal idrakin algısının dışına taşar. Şiirde mana, fikir ve bilgi yığını değildir. Şiirin kendine özgü bir mana iklimi vardır. Her idrak bu iklimin muhtevasına dâhil olamaz. Şiirin “adî idrak”le anlaşılamayacağını söyleyen Ahmet Haşim ve “Şiir üstün idrâk işidir.”diyen Necip Fazıl’la aynı düşüncededir. Hatta “Şiirde mana vardır fakat bu mana nesrin ve konuşmanın manası değildir” diyen Tanpınar da onlarla aynı noktada buluşur
Anlamak veya anlaşılır olmak, yalnızca şairi değil okuru da ilgilendiren bir durumdur. Okuyucu şiirin mana iklimine girmeyi hak etmelidir. Kültürel birikimi ve dil hâkimiyeti ile şiiri kuran kelime ve cümlelerin arkasındaki anlamı keşfe çıkabilmelidir. Şiirin taşıdığı duygu iklimine, sezgi anına, ilham yoğunluğuna okuyucunun hazır olması gerekir. Bir şiiri anlamak, okurun şiirdeki “anla” özdeşleşmesi demektir. Şiiri gazete gibi okunan bir metin saymak şiire yapılacak en büyük haksızlıktır. Şiirin gerçek okuyucusu, şiirin her dizesini tasavvur ve tahayyül ederek, her anını duyarak, imgelerini kavrayarak onu yeniden yazar
 
Tanzimat'tan sonraki yıllarla birlikte şairlerin çoğu şiirin bir fikir meselesi olduğunu zannettiler. Namık Kemal, Ziya Paşa, Hamid şiiri fikir ile doldurdular. Servet-i Fünun'cular şiiri resim sandılar. Mehmet Akif ve Ziya Gökalp şiiri bir ideoloji yani yine fikir meselesi yaptılar. İstenirse saf şiir geleneğinin güzel şiir örneklerinde de dünya görüşü bulunabilir. Fakat bu şairlerde sunulan dünya görüşü meyvenin içindeki özsu gibidir. Gerçek şiirin hedefi dünyayı değiştirmek değil, güzelleştirmektir.
Türk şiirini gerçek saf şiirin vadisine sokan usta seslerden biri olan Ahmet Haşim Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar adlı yazısında şiiri ve şairi tanımlarken der ki: “şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan, ne de bir kanun koyucudur. Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, ortalama bir lisandır.”Şüphesiz şair de düşünce adamıdır. Ama onun düşüncesi duygu süzgecinden geçip sezgi ile karışır, hayalin rengine bulaşıp ilhamla birleşir. Şair de büyük fikirleri dile getirebilir. Ama onun ulaştığı fikirlere akılla değil gönülle ulaşılmıştır. Duygular ve hayaller fikri üretmiştir.
 
İyi şiirin ideolojiyle ilgisi yok. Şairin ve şiirin kalitesini ideoloji belirlemez. Bir Hurufi olmayabilirsiniz ama nesimi büyük şairdir inkâr edemezsiniz. Yahya Kemal kadar milli romantizmi duymayabilirsiniz ama o iyi şairdir aksini söyleyemezsiniz. Sosyalist ya da komünist olmayabilirsiniz ya Nazım’ın şairliğini inkâra gerekçe olamaz bu. Kendinizi dinin doğrularını “tebliğ”le vazifeli bir “dava adamı” olarak da görmeyebilirsiniz ama bu durum Necip Fazıl’ın şiirine ayağa kalkmanıza engel olmamalıdır. Kişiyi şair yapan ideolojisi değil; dili, ahengi, duygusu, hayali, kurgusu, derinliği, yoğunluğu, coşkusu…
 
Divan şiiri geleneğiyle dünyanın en güzel ve en saf şiirlerinin örneklerini veren edebiyatımız Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’le modern çağın saf şiirini söylemeye başlamışken Nazım Hikmet ve Necip Fazıl eliyle ideolojilere teslim olmuştur maalesef. İki büyük şair ve iki yanlış şiir vadisi.
 
Şiir üzerine yeniden düşünmek, eşyaya mahkûm hayatların çırpınışlarıyla kirlenen şiiri yeniden berraklaştırmak gerek, ama nasıl?
 
 
 

blank

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir