blank

Serdar Gökhan Hayatını ve Sanatını Anlattı

blankSinema Oyuncusu
Serdar Gökhan
Hayatını ve
Sanatını Anlattı
 
blankMehmetçik Kut'ül Amare dizisinin oyuncularından Serdar Gökhan, "Sinemaya direkt tepeden inme gelmedim. Ufak ufak rollerle kendimizi göstermeye çalıştık. İki yıl dublörlük yaptım ufak rollerde oynadım. 120 sinema filminde başrol oynadım." dedi.
 
blankDaha çok tarihi konuları anlatan filmlerde rol alan oyuncu Serdar Gökhan, "Sinemaya direkt tepeden inme gelmedim. Bizim zamanımızda şimdiki gibi öyle akşam yat sabah kalk artistlik yok. Ufak ufak rollerle kendimizi göstermeye çalıştık. İki yıl dublörlük yaptım ufak rollerde oynadım." dedi.
 
blankTRT1'de yayınlanmaya başlanan "Mehmetçik/Kut'ül Amare" isimli dizide rol alan, hayatını ve sanatını AA muhabirine anlatan Gökhan, 15 Mart 1946 yılında Bolu’nun Mudurnu kazasında doğduğunu belirterek, "Babam askeri kökenli olduğu için doğduktan iki sene sonra tayini çıktı Kırklareli tarafına. Önce o tarafa geçtik sonra İstanbul’a geçtik. Ben 5 yaşındayken anne baba ayrıldı. Ayrılınca babasız bir hayat geçirdim. Annemin İstanbul gibi bir yerde çalışarak bize bakması bir de ablam vardı zor oldu. Bazı yerlerde çalışarak bizi büyütmeye çalıştı ama yoksul bir dönem geçirdim ben çocukluğumda." diye konuştu.
 
blankGökhan, Bab-ı Ali’de 7 yıl ressamlık yaptığını ve resimli çocuk romanları çizdiğini ifade ederek, sinema hayatına ilk adımı atışını şöyle anlattı:
 
blank"Hiç unutmam Türkan Şoray’la Murat Soydan’ın bir filmiydi. Oturduk kenarda seyrederken sahne çekildi. Zengin oğlan, fakir kız… Murat Soydan, Türkan Şoray’la arkadaşlık kurmuş fakat bu arada zengin arkadaşlarına parti veriyor. Türkan Şoray da mağdur olmuş vaziyette geliyor, camdan kadınlarla kızlarla arkadaşlık yaptığını görüyor. Onuruna yediremiyor, kendini denize atıyor. Murat Soydan da atlayıp onu kurtarması lazım. Rahmetli yönetmen Nejat Saydam, Türkan’ın sahnelerini falan çektiler denize atlayışını. Murat Soydan’ın sahnesi geldi denize atlayıp kurtarması için fakat Murat, ‘’Abi ben yüzme bilmem’’ dedi.  
Çılgına döndü adam. Sen bu senaryoyu okumadın mı bilmiyorsan niye kabul ettin ya da bilmiyorsan niye öğrenmedin bu zamana kadar' dedi.
Nejat Saydam’la aralarında bayağı tartışma geçti, sinirlendi. Etrafa bakınırken benim tarafa baktı rahmetli Nejat Saydam, 'Sen, sen gel buraya' dedi. Ben de bana mı diyor diye etrafa baktım, benden başka kimse yok. Gittim yanına. 'Dön şöyle bir' dedi, etrafında döndük manken gibi. 'Smokini buna giydirin' dedi. Ama zımba gibiydim o zamanlar spor da yapıyordum. Dedim, 'abi ne yapacağım ben onu giyip'. 'Yüzünü hiç göstermeyip bu kazmanın dublörlüğünü yapacaksın. Buradan atlayıp Türkan hanımı kurtaracaksın' dedi. 'İyi peki', dedim.
Şimdi ben de sinemaya karşı aşırı bir zaaf var ya dedim fırsatı ele geçirdim nasıl olsa sıkışık durumdalar ben de ağırlığımı koyayım. Dedim, 'ben öyle atlamam'. 'Ne diyorsun' dedi. 'Ben öyle camdan çıkıp atlamam', dedim. 'Nereden atlayacaksın', dedi. 'Kapıyı açmadan camdan fırlar gider atlarım' dedim. Seti hazırladılar. Ben de kendimi göstereceğim ya. Gerildim gerildim hakikaten o camı bir patlattım slow motion çekselerdi harika olurdu, o zamanlar yoktu. Direkt suya… Kafamı çıkardım bütün ekip beni alkışlıyor, Nejat Bey de gelmiş o da beni alkışlıyor. Çıktım, 'gel bakayım buraya' dedi, gittim yanına. 'Şu kartımı al yarın bana uğra', dedi. Sinemaya ilk adımı böyle attık."
 
"Şişli'de bir film deposu yandığı zaman 30’a yakın film negatifim yandı"
 
Askerlik görevini tamamladıktan sonra iki seneye yakın ufak rollerle dublörlük yaptığını kaydeden Gökhan, "Direkt tepeden inme gelmedim. Bizim zamanımızda şimdiki gibi öyle akşam yat sabah kalk artistlik yok. Ufak ufak rollerle kendimizi göstermeye çalıştık. İki yıl dublörlük yaptım, ufak rollerde oynadım. 1969’da askerden döndükten sonra bir derginin (Ses ve Nüans) sinema oyuncusu yarışması vardı, artist yarışması oraya katıldım. Üç bin kişi falan müracaat etmişti ilk ona kadar kaldım ben. Fakat jürideki prodüktörün birkaç tanesi benim geçmişimi birkaç tane filmde oynadığımı tespit edince beni elediler. Elediler fakat rahmetli Saltuk ve Dadaş filmi sahipleri Kadir Kesemen ağabeyimiz vardı. O beni kenara çağırdı dedi ki, 'şu kâğıdı al yarın bana yazıhaneye gel'. Orada moralimiz bozuldu ama bir prodüktör kartı aldık, sevindik tabii.
Yani o zaman hakikaten bu meslek çok onurlu bir meslekti. Dâhil olabilmek çok zordu büyük bir mücadele gerekiyordu. Çok gururlu bir meslekti şimdiki gibi ayaklar altında bir iş değildi o zaman sinema sanatçılığı, sinema sektörü. Ertesi sabah gittim. Hemen mukaveleyi koydu, 10 film anlaşma yaptı benimle. Direkt hiçbir şey konuşmadık. Kabul ettim, etmez miyim, başka bir seçimim var mı? Zaten girmek için can atıyorum, camları kırıyorum. İşte on filmlik anlaşma yaptık. 1970’de ilk başrolümü oynadım. O gün bugün 120 tane sinema filminde başrol oynadım. Aslında benim şanssızlığım Şişli'de bir film deposu yandığı zaman 30’a yakın film negatifim yandı benim o yangında." şeklinde konuştu.
 
Serdar Gökhan, sinema hayatı boyunca daha çok tarihi filmlerde oynamayı tercih ettiğini dile getirerek, şöyle devam etti:
 
"Ben biraz vatanperver bir insanım. Benim iki dedem de Balkan harbinde şehit düştü. Biraz aşırı milliyetçi bir yapım var. Tarihimizi, geçmişimizi çok seviyorum ve bağlıyım. Tarihi filmlerde oynamayı tercih ettim, salon filmlerinden ziyade. O tür projelere öncelik verdim. Diğer projeleri elimle geri ittim. Büyük bir özveriyle, büyük bir aşkla bir şeyler hayata geçirmeye çalıştık. Yaptığımızdan da mutluyuz. Çünkü başka imkânımız yoktu. Yapılabileceklerin en iyisini yapmaya çalıştık.
Sinemanın benden evvelki jenerasyonundaki bütün oyuncular bir daha yerine gelmeyecek insanlar. Ayhan Işıklar, Belgin Doruklar o kadar çok var ki hangi birini sayayım liste yapmak lazım. Bunlar hakikaten çok değerli ve saygın insanlardı. Topluma uygun yaşayan insanlardı. Hiçbir zaman şimdikileri şey yapmak istemiyorum ama bu kadar saçma sapan yaşantıları yoktu, adam gibi adamdı, oyuncu gibi oyunculardı. Topluma hep örnek olmaya çalıştılar, hayali işler peşinde koşmadılar. Toplumdan soyutlamıyorlardı kendilerini. Zaten sanatçıların özelliği nedir, toplumun aynasıdır. Topluma bazı mesajlar verebilmek, toplumu iyi yönde yönlendirebilmek, bunların hepsini yaptı bu insanlar. Allah gani gani rahmet etsin. Şimdi şu an kimse ortada yok. Ondan sonra gelen bizim jenerasyondan da kimse kalmadı. Saysak 5-6 kişi ancak olur. Yani son nesiliz kıymetimizi bilin kardeşim."
 
"Devlet aleyhine olsun, ülke aleyhine olsun yapılan işleri tasvip etmiyorum"
 
Yabancıların sinema imkânlarının zenginliğine işaret eden Serdar Gökhan, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Ben yabancı filmlere çok özlem duyuyorum. Hasretlik çekiyorum çünkü adamların imkânları çok geniş. Çok büyük filmler yapıyorlar. Ben her zaman istemişimdir ki bizim kendi şanlı tarihimizdeki Türk büyükleri canlandırayım, onları yeni nesillere anlatayım, çocuklarımızın gençlerimizin kafasında filizlendireyim. Çünkü yeni nesil maalesef geçmişini bilmiyor, nereden geldiğini bilmiyor, tarihini bilmiyor. Çünkü okumuyorlar. Hep Batı’nın özentisi içinde Batı ahlakına uygun yaşamaya çalışıyorlar. Anadolu’da yok mu var ama genelde bu böyle. Ben isterdim ki mesela Amerika’da adamlar yapıyorlar çok büyük bütçelerle. Ama bizim bu bütçemiz yoktu. Bir de bizde yanlış olan sansür diye bir şey vardı başımızda. Bize sansür heyeti bir daire çizmişti onun dışına çıkamıyorduk.
 
Bu yüzden bizim Yeşilçam filmleri konu olarak birbirine benzer. Konunun dışına çıkamıyoruz çünkü. Devlet memuruna dokunamazsın, düğmesini koparamazsın, polise bir suç isnat edemezsin ve her yapılan filmin sonunda suçlu muhakkak polisçe yakalanır. Dikkat edin, filmlerin sonunda polis arabaları gelir. Çocuklar hep o karaktere bürünüyor, o kahramanı kendi yaşıyor. Siz şimdi onu yanlış yönlendirirseniz, yanlış yola sevk ederseniz toplumu uçuruma sürüklemiş olursunuz. Bunlara sansür olsun istiyorum ben. Devlet aleyhine olsun, ülke aleyhine olsun, yapılan işleri tasvip etmiyorum. Düzgün, toplumumuzu yönlendirebilecek olan, iyi mesajlar verebilecek her film yapılsın ama serbest bırakılsın yani. Özgürce yapılsın."
 
"1976’da sinema sektörü parasızlıktan sapıttı"
 
Sinema hayatından 1976 yılında çekildiğini hatırlatan Serdar Gökhan, sinemanın durumunu şu sözlerle anlattı:
 
"Ben 1976’ya kadar film yaptım. 1976’da sinema sektörü parasızlıktan sapıttı, ne yapacağını bilemez hale geldi. Ne yapalım, nasıl yapalım derken seks furyası başladı. Seks furyası başlayınca ben kendimi kenara çektim. Hatta evlendim o sene 1976 yılında. Münzevi bir hayata adadım kendimi. 1981’e kadar sürdü bu seks filmleri. Seks filmleri de artık tabana düşünce bizim sağ olsun çok uyanık yapımcılarımız var o zaman uyanık derken üçkağıtçı yani para için bu işi yapanlar var. Bu sefer şarkıcı türkücü filmlerine döndüler. Onlardan medet umdular ama onlarda 3-4 sene 1985’e kadar götürdüler. Ondan sonra bu işler yattı. Seyirciyi de uzaklaştırdılar sinemadan.
Sinemanın bu noktaya gelmesinin bütün müsebbibi sinema sektörüdür, yapımcılardır. İşte dediğim gibi arayışlar içinde seks filmi furyasını başlattılar, şarkıcı, türkücü filmleri bunlar hep ekonomik getiri yapılsın diye oldu.. Bunun haricinde iyi yapıtlar yapanlar da sinemadan kazandıklarını sinemaya yatırmadılar. İnşaat yaptılar, onu yaptılar, bunu yaptılar… Buradan kazandıklarını sinemanın içine sokmadılar. Onun için sinema kuru kaldı, cılız, parasız kaldı, gelişmedi."
 
Gökhan, sinemadan çekildikten sonra hayatını kazanmak ve ailesini geçindirmek için farklı alanlarda çalıştığını vurgulayarak, şunları söyledi:
 
"Ben en son sinema filmi hangisinde oynadım hatırlamıyorum, çok oldu 1985 yılında falan. 30 seneyi geçti. 30 senedir sinemanın dışındayım, özel işler yaptım. Ailemi geçindirmek zorundayım. Biz Yeşilçam zamanında sinemadan belli bir birikim yapamadık. Çünkü bizde nakit para olmadığı için çekle, senetle çoğu ödendi, çoğu ödenmedi. Yani bir altyapı hazırlayamadık ekonomik olarak mecbur çalışmak zorundaydık. Hala ben bakın 70 yaşındayım çoluğumun çocuğumun rızkını çıkarmak için çalışmak zorundayım. Türkiye’de sanatçının durumu bu. Niye bu durumlara düşüyoruz. Bugün hala bir ülkede sinema kanunu yok, bir telif ücreti alamıyoruz. Bütün kanallarda filmlerimiz tekrarlarca verilmesine rağmen bir menfaatimiz yok. Hakkımız olan menfaatimizi alamıyoruz."
 
"Telif haklarından sanatçıların faydalanamaması yanlış"
 
"Önce Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sinema kanunu olması lazım. Kanunda yapımcı, oyuncu, kameraman, ışıkçısı bunların yerlerinin belirlenmesi lazım" diyen Serdar Gökhan, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Çünkü geçmişte de biz bunları yaşadık. Evinde memleketten tarlasını satıp, gelip çok filmler yaptılar. Bunlara prodüktör dendi. Bunlar prodüktör vasfını taşıyabilecek insanlar değillerdi maalesef. Günümüzde bunun yapılması lazım. Telif hakkı eserleri oyunculara yönelik çıkması lazım. Çünkü emek verdik ben 52 senedir bu meslekteyim. Yarım asrı geçmiş ben bu işe emek verdim. Çalıştığım emeğimin karşılığını alamadıktan sonra kıymeti yok ki. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama yok, bir bizde var. Telif haklarından sanatçıların faydalanamaması yanlış. Ama yapılmadı da değil. Ne geliyorsa bizim piyasadan prodüktörlerden geliyor.
Kültür Bakanlığı geçmişte de çok yardım yaptı. Fakat bizim zihniyetimiz bozuk maalesef. Bir milyonluk ya da o zamanın parasıyla sekiz yüz milyarlık bir bütçe gösteriliyor Kültür Bakanlığı’na. Alıyor parayı üç yüz milyara çekiyor, beş yüz milyarı cebe atıyor. Kültür Bakanlığı’nın eksikliği takip etmiyor. Verdiği paranın nereye gittiğini takip etmiyor. Kültür Bakanlığı’nı da çok dolandırdılar. Hükümet de 'ben bunlara yardım etmeye kalkıyorum bunlar üçkağıtçı, bunlar beni soyuyor' diyor. Bunlara bundan sonra nasıl yardım edeyim zihniyeti çıktı ortaya. Fakat bu yeni hükümetimiz Cumhurbaşkanımız olsun, Başbakanımız olsun, Kültür Bakanımız olsun, TRT Genel Müdürümüz olsun iyi projelere destek veriyorlar. Gerekli katkıyı da sağlıyorlar.
Bu yüzden bana göre sinema tarihinin en parlak dönemini yaşıyoruz. Türk sineması adına en parlak dönemini yaşıyoruz. Şöyle ki istediğimiz projeleri gündeme getirebiliyoruz. Mesela en son Diriliş diye bir Osmanlı Devleti’nin kuruluş öncesi dönemi çekildi. Bu bugüne kadar hiç kimse çektirmezdi. Ama bu hükümet zamanında bu çekildi. Bundan sonra da kapıları açık destekliyorlar. İnşallah bundan sonra daha iyi şeyler olacak. Çünkü ben artık 70 yaşına geldim. İstiyorum ki bundan sonra yaptığım işler bana ekonomik gelir kazandırmasın bıraktığım eserler gelecek nesillere bir kültür vesilesi olsun, miras olsun istiyorum. Artık bu yaştan sonra ben ne bekleyeceğim ki."
 
Diriliş Ertuğrul ve Süleyman Şah
 
Gökhan, TRT'de yayınlanan Diriliş Ertuğrul isimli dizide, Ertuğrul Gazi'nin babası Süleyman Şah'ı canlandırma teklifi kendisine geldiği zaman çok heyecanlandığını belirterek, "Teklif geldiği zaman zaten tüylerim diken diken oldu. Senaryoyu okuduğum zaman da tüylerim diken diken oldu. Ben onlara bir teklifle geldim. İstedikleri şey Süleyman Şah’ın yaşlılık dönemini oynamamdı. Onu biraz yadırgadım.
Hani Süleyman Şah bıçkın bir adam girdiği yeri almadan çıkmayan bir adam, savaşçı bir adam. Ama biz yaşlılık dönemini oynadık çünkü ölümüne yakın olacağız ki üç kategoride hazırlandı proje. Birinci kategori Süleyman Şah’ın ölümüne kadar, ikincisi öldükten sonra Moğollarla Anadolu’da savaş, önümüzdeki sezon oynayacak da Selçuklulara yardımlarından dolayı Selçuklu sultanı Söğüt’te verdikleri araziyle burada kalıcı olun göçebeliği bırakın diye oraya yerleşmeleri Kayıların ve orada Osmanlı Devleti’ni kurmaları… Böyle bir konsept içinde yapıldığı için kabul etmek zorunda kaldım ama ben Süleyman Şah olmanın hazzını, mutluluğunu çok benimsedim. Kendimi onun yerine koydum. Çok duygulandım onu oynarken gerçi yaşlı oynadım dikkat ettiyseniz görünümüm yaşlı ama ben hala delikanlı sayılırım. Ama çökük oynadım. Dizi de zaten birinci oldu yürüyor. Allah daim etsin bu tür projelerin önü açılsın. Sık sık yapılsın, bunlara ihtiyacımız var bizim, millete olarak gençlik olarak ihtiyacımız var" dedi.
 
Sinema hayatından hatıralar
 
Sinema hayatı boyunca başından geçen bazı hatıralarının sorulması üzerine Gökhan şöyle konuştu:
 
"Şimdi hatıra çok ama ben yaptığım filmlerden bir kesit getireyim. Hangi birini anlatayım. Mesela birini söyleyeyim. Yunanistan’da tarihi bir film çekiyoruz. Kulenin ortasından sarkıtacaklar beni oradaki işte bir taşı alacağız, mücevheri. Sonra yukarı çıkacağız. Bir baktım bir çelik tel germişler ortaya da bir halat sarkıtmışlar. Dedim ben burası 30 – 40 metre. Benim buradan inip çıkmam mümkün değil, gücüm yetmez. Bari dedim birer metre araya düğüm atayım ben halata iyi ki atmışım. Halattan geçtik indik aşağıya kadar. Tabii halata düğüm atınca halat kısalmış biz bunu düşünemedik. Uzanıyoruz uzanıyoruz, yetişemiyoruz. Yoruldum yukarı da çekemiyorum kendimi aşağıya da atlayamıyorum çünkü kazıklar çakmışlar, çiviler koymuşlar. Düşen mümkün değil… Öyle bir sağlam yapmışlar ki kazıkları, sipsivri…
Dedim indirin beni kardeşim kaldım ben burada, çıkamıyorum da. İndirecek bir malzeme yok. 'Abi biraz dur' dedi bulalım bir şey. 'Oğlum ne bulacaksınız kendimi bırakacağım, öleceğim burada. Yukarı çıkamıyorum, nasıl olacak bu iş, merdiven falan yok mu?' Koştular, bir tamirci varmış, merdiveni dayamışlar binaya çıkmışlar oradan adamı indirmişler merdivenden. Getirip dayadılar buraya ama o arada ben düşmeyeyim diye ayağıma halatı dolamışım, bacaktan sallanıyorum, kan oturmuş, ölmek üzereyim. Bunlar hep imkânsızlıklardan.
 
Var bir sürü var. Bir kere de Bursa’da Karacabey harasından gene bir atlı sahne çekeceğiz işte. Arkada Bizanslılar gelecek ben de önden kaçacağım. Dedim ki 'ya bunun en müthiş atını getirin bana. Baba bir atını.' Dediler' abi Gazi Koşusu kazanmış bir at bu hemen getirelim' dediler bundan hızlı at olur mu? Dört kişi zincirlerle tutarak bir at getirdiler bana ama at bir dev, sanat harikası.
Görsel olarak harika, dedim tamam, bindik ata. Atın burun delikleri falan böyle açılıyor. Ovayı geçtik, arkamdan yüz tane atlı gelecek. İleride de bir dere var nasıl diyeyim 8 – 10 metrelik bir dere var. Hani bizde yönetmenler su sıçratınca görüntü güzel olur hesabı var ya oradan yıldırım gibi geçeceğiz. Hızlıca tam nehrin kenarına geldim at bir kazıkladı abi ne suyu, suya değmeden öbür yakaya geçtim ben kumsala. Bir baktım ben uçuyorum arkamda nehir nerede kaldı. Neyse kumsalda Allah’tan düşmeden kalktık. Dedim oğlum getirdiğiniz at bu mu. 'Abi biz sana söylemeyi unuttuk bu niye çıktı biliyor musun Gazi Koşusu'nda bunun tırnağı çatlak sancı geldi mi kazıklar' dedi. 'Oğlum söylesenize' dedim. Yani böyle bir sürü hatıralarımız var."
 
Ressamlık hayatı ve Amerika yılları
 
Gökhan, sinemaya veda ettikten sonra 9 sene Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşadığını ve resim sanatıyla uğraştığını kaydederek, sözlerini şöyle tamamladı:
 
"Ressamlığı bırakmadım. Resim sanatı öyle bir sanat ki bütün her şeyden kendini soyutlayacaksın oraya adapte olacaksın. Bu kadar yoğun çalışma içinde stres içinde fazla zaman ayıramıyorum. En son bir 2007’de 2008’de 2009’da iki buçuk senelik bir zamanım oldu. Zamanım oldukça atölye yapıyorum zaten. Aşağı yukarı 16 – 18 tablo ürettim. Ama benim yaptığım tarzda Türkiye’de çalışan yok. Bire bir. Resimlerimi gören poster mi diye bakıyor. Ne bir fırça izi görebilirsin ne bir dalgalanma görürsün ne bir renk bozukluğu görebilirsin. Herkes posterleri yırtarcasına bakar tuvallere. Dedik o kadar emek verdik bir sergi açalım da hiç olmazsa bunu nakite çevirelim.
Sergi açtık emeğimize karşı belli fiyatlar koyduk. Sanat koleksiyonerleri diye bir tipler geldi. Serdar Bey bize bunlardan bir iki tane hediye etmen lazım dediler. Niye dedim. Biz senin resimlerini tanıtacağız dediler. Kardeşim biz bunları tanıtmıyor muyuz niçin getirdik bunları. Yok bu işin usulü böyle bir iki tane resim vereceksin değerlendireceğiz. Sağ ol kardeşim benim resmim burada kalsın değerlenmesin dedim. Hemen pılımı pırtımı topladım getirdim buraya ambalajladım. Burada duruyor, evladıma miras bırakacağım. Bir daha sergi yapmaya moral bırakmadılar ki.
 
Bizde sanat algısı mı yok, anlayışı mı yok bilemiyorum. Bu kadar sanatçı da aç değil herhalde bir şeyler yapıyorlar demek ki. Çok ucuza mı satıyorlar yoksa bu işin koleksiyonerleri üç otuz kuruşa toplayıp da kendileri mi değerlendiriyorlar onu da bilemiyorum. Bir şeyler var bu işte. Bakın ben Amerika’da 9 sene kaldım Chicago’da. Eski eşimin rahatsızlığı dolayısıyla gitmiştim. Ben orada şehrin göbeğinde iki katlı bir yer açtım. Lisanımızı çabuk öğrenelim diye bir kuru temizleme dükkânı açtım, üst katını da resim galerisi yaptım. Ben orada 23 bin dolara, 30 bin dolara resim sattım.
Bir sipariş geldi bana 180 bin dolara anlaştık. Sonra vazgeçtim, yapmadım. Benden istedikleri neydi biliyor musunuz? Yahudi bir kesimdi, efendim dünyanın sonu gelmiş, artık bitmiş dünya onların bir şeyleri var ya… 11 tane melek bir tek onları indirecek yeryüzüne bütün dünya batacak bir tek onlar kalacak. Böyle bir resim yapacağım. Ben Müslüman’ım dedim, böyle bir resme nasıl imza atabilirim dedim. 180 bin dolar da iyi bir para. Gerçi resim çok büyük bir ebattı. Düşündüm sonra dedim ki bir şey söyleyeceğim size ama benim içim elvermedi, gelmedi içimde dedim, elim oynamaz bir başkasına yaptırın dedim, bıraktım.
 
Benim asıl adım Nusret Ersöz. Sinemayla beraber Serdar Gökhan oldu. Sinemaya girdiğimde rahmetli Kadir Kesemen, ismin sinemaya uygun bir isim değil, sinematografik bir isim değil, dedi ayrıca Ankaralı bir ses sanatçısı var Nusret Ersöz diye, dedi, İsim karışması olabilir dedi, değiştirdik. Nüfus kâğıdında kanunen değiştirdim hepsini."
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir