İnsanın Kopuşu

MEHMET ÇOBAN
İnsanın Kopuşu
 
İnsanlık, varoluşunun kaynağıyla arasındaki bağı zayıflattığı ölçüde, kendi kendine yabancılaştı. Yaratıcısıyla kurduğu ilahi irtibatı unuttukça, hakikatin merkezinden uzaklaştı; yerini kendi aklını ve iradesini koydu. Fakat insan aklı, kendisini mutlaklaştırdığında hem kendi içinde hem de dış dünyada bir tahakküm düzeni kurdu.
 
Özgürleştiğini sanan insan, aslında kendi nefsinin kölesi oldu. Aklını ilah edindi; fakat o akıl, adalet değil çıkar üretti. Güç, erdemin yerini aldı; hakikat, menfaatin gölgesinde kayboldu. Böylece güçlü olan zayıfı, insan tabiatı ve doğayı sömürmeye başladı.
 
Seküler dünya, Tanrı’yı açıkça reddetmekten çok, O’nu gereksiz saymakla başladı. Bu, insanın hem anlamını hem de yönünü kaybettiği bir kırılmaydı. Hayat artık sonsuzluğa açılan bir anlam olmaktan çıktı; sadece bu dünyanın sınırlarına hapsedildi.
 
İslam’ın tevhid anlayışı, bu kopuşun tam karşısında durur. Tevhid, insanın aklını reddetmesi değil; onu ilahi iradeyle uyum içinde tutmasıdır. Çünkü insan, yaratıcıyla bağını kopardığında yalnız Tanrı’yı değil, kendi özünü de kaybeder.
 
İnsan, Tanrı’yı reddettiğinde özgürleştiğini sandı; oysa yalnızlaştı. Modern insanın trajedisi budur: Bağımsızlık ararken köksüzleşti, özgürlük isterken yönünü kaybetti. Yaratıcının iradesinden kopan akıl, artık kendine referansla dönen bir çemberin içinde boğulmaktadır.
 
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü bir zafer değil, insanın varoluşsal boşluğunun itirafıdır. Tanrı’nın ölümüyle birlikte anlam da yitmiştir. Kierkegaard, bu boşluğu “iman sıçrayışı”yla aşmaya çalışır; çünkü akıl, tek başına varoluşun uçurumuna dayanamaz.
 
İslam düşüncesi bu bunalıma tevhid ilkesiyle cevap verir. Gazâlî’nin de dediği gibi, “Aklı bütünüyle reddeden delidir; yalnızca akılla yetinen ise sapmıştır.” Gerçek denge, aklın vahiy ile uyumunda gizlidir. Tanrısız akıl, yol gösterici olmaktan çok, karanlıkta titrek bir fenerdir.
 
İnsanlık, yeniden huzura ancak Yaratıcı ile irtibatını tazelediğinde kavuşacaktır. Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, sınırlarını bilmesinde; hakikate teslimiyetindedir.
 
Tanrı’nın yerini insanın aldığı bir dünyada ahlak da yönünü kaybeder. Mutlak referans olmadan “iyi” ile “kötü” arasında bir fark kalmaz. İnsan kendi yasasını kendi koyduğunda, ahlak bireysel tercihlere indirgenir; böylece değer, anlamını kaybeder.
 
Modern çağın ahlakı, fayda üzerine kuruludur. Artık bir şey “doğru” olduğu için değil, işe yaradığı için iyidir. Bu anlayış, insanı makineleştirmiş; toplumu çıkar ilişkilerinin ağına hapsetmiştir. Ahlak, ruhun sesi olmaktan çıkmış, sosyal düzenin bir gerekliliğine indirgenmiştir.
 
Böylece modern insan hem özgür hem tutsak olmuştur: Özgürdür; çünkü hiçbir ilahi otoriteyi tanımaz. Ama tutsaktır; çünkü kendi nefsinin ve sistemlerin kölesidir.
 
İslam düşüncesinde ise ahlak, varoluşun merkezindedir. Ahlak, insanın hem kendine hem de Rabbine karşı sorumluluğudur. Bu sorumluluk olmadan özgürlük, yalnızca başıboşluktur. Adalet duygusu, yalnız vicdanla değil; vahyin rehberliğiyle şekillenir.
 
Bugünün bunalımı ekonomik ya da politik değil, ontolojik bir yitimdir. İnsan kim olduğunu ve neden yaşadığını unuttu. Ruhun yerini beden, anlamın yerini haz aldı. Modern çağın sessiz çığlığı, aslında hakikate duyulan özlemin yankısıdır.
 
İnsanın kurtuluşu, modern aklın sınırsız iddialarında değil; tevhidin tevazuunda saklıdır. Çünkü insan, hakikatle yeniden buluştuğunda kendini de bulur. Tevhid, yalnızca bir inanç ilkesi değil; varoluşun ahenk noktasıdır.
 
İnsan, yaratıcıyla bağını tazelediğinde, yeniden bütünleşir. Ve o zaman dünya, sömürü ve bunalımın değil, anlam ve merhametin mekânı olur.
İnsan kendini yeniden inşa etmeli.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir