MEHMET ÇOBAN
Gölgede Duranın Gölgesi Olmaz
“İnsan en uzun yolu, kendine doğru yürür.”
Ben, en çok kendime gecikirim. Yola çıkarım; dağların gölgesinde, vadilerin sessizliğinde, bin yüzle selamlaşırım. Ama bir gün durur, geri bakarım: Asıl bekleyen, içimdeki sessiz gölge hâlâ yerinde durur. Ne yaşlanmıştır ne yol almıştır; yalnızca beklemiştir. Ve bu bekleyişiyle beni sınamaktadır.
Her adımım gölgemi geçmeye çalışır; her nefesim gölgeyi yumuşatmak ister. Ama gölge, kendi varlığını korur. Onun sessizliği bana geçmişin kapısını hatırlatır; her fısıltısı, eski korkuların yankısıdır.
Nefsim beklemeyi sevmez. Beklemek ona yokluk gibi gelir; bu yüzden acele eder. Bir acı değdi mi “örtün” derim, bir korku dokundu mu “sakın”. Ve bu örtü, saklanmamın pelerini olur; sonra ona “ben” derim.
Ben çoğu zaman kim olduğumu değil, kaybetmemek için neye dönüştüğümü taşırım omuzlarımda. Taşımaktan öte, gömülmüş bir gölge gibi; içimde yankılanan bir zincir gibi. Her zincir, eski bir kararın, bir zamanın mühürlü sözünün hatırasıdır.
Çocukken dünya geniştir. Sesler gökyüzü kadar ağırdır; suskunluk, çöl rüzgârı gibi ürkütür. Sevgi çoğu zaman zincirle bağlıdır. Ve ben, kendimi korumak için bir söz verdim; dile gelmedi, bedene kazındı:
“Böyle durursam incinmem.
Böyle susarsam kabul edilirim.
Böyle güçlü olursam terk edilmem.”
Nefsim bu sözü mühürledi. Mühürlenen şey, zamanla hakikat zannı oldu. Büyüdüm; bilgim arttı, kuvvetim çoğaldı. Ama o ilk söz hâlâ içimden fısıldar: gölge gibi göğsümde, yüreğimin sessiz bekçisi gibi.
Her adımımı ölçer, her nefesimi tartar. Ben çoğu zaman içimde bir mahkeme kurarım; her düşünceyi tartar, her duyguyu sorgularım. Ama mahkeme hâlâ gölgemi dinler ve bana sabırla öğrenmeyi hatırlatır.
Bu yüzden bazen güçlü dururum ama yorgunum; haklıyım ama huzursuz, ayaktayım ama kendime dokunamam. Dünya önümde bir sahne gibidir, ben perdenin arkasında tek başına duran bir oyuncu. Her hareketim bir rol, her sözüm prova; ama sahneye çıkmadan önce hâlâ kendi gölgemle hesaplaşırım.
Tasavvuf bu hâle günah demez, ayıp demez, eksiklik demez.
Der ki: Nefis, korkusundan kendi gölgesinde yükselen taş duvarlarla sarılmıştır.
Terbiye, o duvarları yıkmak değildir; terbiye, duvarların hangi korkudan yükseldiğini görmektir. Gördüğümde, taşlar artık beni esir edemez; sadece gölgelerini fark ederim. Ve gölgeyle birlikte yürümeyi öğrenirim.
Çünkü gölge, içimdeki ışığın hatırlatıcısıdır. Işık, ancak gölge tanınınca parlar. Her gölge bir yol gösterici, her ışık bir merhamet mührüdür. Her nefes bir hatırlatmadır.
Çoğu zaman eski bir acıya sadığımdır. O acıdan bir benlik yaptım; ruhumu onunla harçladım. Onsuz kalırsam boşlukta savrulacağımı sanırım; kökü sökülmüş bir ağaç gibi ürkerim.
Ama acı yalnızca kırık bir dal değildir; aynı zamanda yön gösteren bir pusuladır. Kırıldığı yerden bana nerede durmam gerektiğini hatırlatır.
Bu yüzden aynı bağlara çekilir, aynı susuşları tekrar eder, aynı kırılmalarla kendimi sınarım. Bazen düşünürüm: “Ben mi seçiyorum, yoksa gölgem mi?” Sonra fark ederim: Gölge de bir öğretmendir. Her kırılma, her sessizlik bir ders; her tekrar, sabırla verilen bir hikmettir.
Ama bu kader değildir. Bu, yarım kalmış bir idrakin yankısıdır. Karanlıkta fısıldayan bir rüzgâr gibi. Ve ben bu rüzgârı dinlediğimde yeni bir yolun kokusunu alırım.
Rüzgâr beni taşır; geçmişin tozlu sokaklarını temizler. Her adımda beni kendime yaklaştırır.
Affetmek burada başlar. Affetmek geçmişi silmek değildir; “burada durmak zorunda değilim” diyebilmektir. İçimdeki gölgeye el uzatmak, onu ışığa çevirebilmektir.
Gölgelerden korkmamak; aksine onlara sarılmak. Affetmek, zincirleri ve gölgeleri öpmek gibidir. Onlarla barışmak, kendime dönüşün kapısını aralamaktır.
Anne babam değişmez; geçmiş değişmez. Olan olmuştur, su gibi akıp geçmiştir. Ama ben geçmişe aynı gözle bakmak zorunda değilim. Bakışım değişince, geçmiş yerinde durur ama hükmü azalır. Taşlar kalır, yollar yeniden açılır.
Mürşid bazen bir insandır, bazen bir söz, bazen de içimden yükselen artık susturulamayan bir uyanıklıktır. Mürşid yolu göstermez; yolu hatırlatır.
Yol, içimde açılmış bir nehir gibidir. Kendi yatağını bulmuş, sessizce akar. Taşlarıyla, kıyılarıyla, gölgeleriyle bana yol gösterir.
Bu yürüyüşte hız gerekmez. Gösteri gerekmez. Kalabalık hiç gerekmez.
Sadece cesaret gerekir: nerede daraldığımı görmek, nerede korkuyu hakikat sandığımı fark etmek ve gölgeyle el ele yürümeyi öğrenmek.
Bir kere gördüğümde aynı yerde eskisi gibi duramam. Belki değişen hayat değildir; ama ben, hayatın içindeki yerime dönerim.
Bu dönüş, en sessiz dönüşlerin en derinidir. Çünkü kendime vardığımda dünya da yerine oturur. Gölgeler ışığa teslim olur, taş duvarlar sessizliğe karışır. İçimdeki nehir bütün çıplaklığıyla akar.
Ve ben hem gölgeyi hem ışığı kucaklarım.
Artık korku yoktur; yalnızca bilinçli bir varoluş vardır.
“Gölgede duranın gölgesi olmaz.”
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
