Zaman Rüyaları ve Rüya Saatleri

MEHMET ALİ BAL

MEHMET ALİ BAL
Zaman Rüyaları ve Rüya Saatleri
 
Zaman bazen yaşanan bir süreçtir, bazen de rüyaları taşıyan bir ruh dünyası. Buna zamanın maddi süreçlere dönüştüğü somut zamanlar ile o süreçlerin rüyalarının görüldüğü, hayallerinin kurulduğu soyut zamanlar da diyebiliriz (Her ne kadar İsmet Özel rüya ile hayali iki ayrı medeniyetin mahsulü olarak görüyorsa da bazen ikisi bir arada olabilir diye düşünüyorum). Soyut zamanlar dediğimiz işte zaman rüyalarıdır. Yaşadığımız çetin olaylar içinde ve dönemlerin ezici maddi dalgaları arasında zaman rüyaları kendi dünyalarını yaşar giderler.
 
Zaman rüyalarını iki farklı şekilde algılama eğilimindeyizdir. Birincisi, İsmet Özel’in ayrımını esas tutarsak, hayal tarzında ele almadır. Bu Batı Medeniyetinin perspektifidir. Orada her şey birey merkezli olduğu için, hayaller de bireyin yarattığı ve yaşattığı şeylerdir. Hayalde insan ürünü unsurlar ağırlıktadır. Hayal görülmez, hayal kurulur hatta inşa edilir. Bilinçli bir kurgu olmasa bile hayalde insan olarak hislerimiz, ihtiraslarımız, düşüncelerimiz ve birikimlerimiz bir şekilde vardırlar. Hayaller bu çerçevede yaşadığımız zamanın meyveleridirler. Ancak bugünden geleceğe uzanırlar. İnsanlar, dönemler o köprüler üzerinden bir sonraki döneme geçerler. Bir sonraki dönem, hayallerin tabii uzantısı olur kuşkusuz. Hayal edilen ile gerçekleşen arasında maddi bağlar kurulabilir, açıklanabilir.
 
Batı Medeniyeti de böyle değil midir? Asırlara sığmayan hayallerin büyük emek ve gayretlerle, keşif arzuları ve yeni bir dünya kurma isteğiyle gerçekleşmesi… Burada, hayal ile insan zekâsı ve ihtirası arasında bir ilişkiyi görüyoruz açıkça. Bu var olan bir şeydir. Hayal var olanın insan dehasıyla başka dünyalara taşınmasıdır. Buna imkân tanınmasıdır. Bu yüzden hayal kurma kadar, hayallere imkân hazırlanması, bir atmosfer oluşturulması önemlidir. Batı medeniyeti gibi devasa maddi güçler geliştikçe hayal de saygın bir yer kazanır. Hayalin yaratıcısı sanat insanları, hayata uygulayan düşünce ve bilim insanları, nihayet kudretli kralları ve servet sahiplerini bir ilişki haritasında görürüz. Hepsi de hayalin önündeki engelleri kaldırmayı amaç edinmişlerdir. Her biri hayalin bir başka aşamasını sürdürmektedirler.
 
İkincisi ise zaman rüyaları şeklinde algılamadır. İsmet Özel rüyayı bizim medeniyetin mahsulü olarak tanımlar. Rüyalar, bizim medeniyetimizde İlahi kaynaktan gelen saf lütuflardır. Sarkacın bir yanını Batı Uygarlığı (Madde Uygarlığı) diğer yanında İslam Uygarlığı (Maddeyi de Kapsayan Mana Uygarlığı) olarak düşünürsek ilhamdan hayale, rüyadan da her tür düzeyde vahye kadar olan her şey İlahi bir vergidir. Sadece bunların her birinin mahiyetlerinin derece farkı vardır. Kaynak farkı yoktur. Batı Uygarlığında ise bırakalım rüyaları vahiy bile basit ilhamların hatta beşeri hayallerin bir parçası olarak anlaşılır. İslam Uygarlığında ise basit hissi işaretler bile İlahi kaynakla kuvvetli veya zayıf bağlar taşır bir halde idrak edilirler. Hayatın bu tarafında hiçbir şekilde tesadüf yoktur. Her şey yerli yerinde ve nizam en küçük ayrıntısına kadar müstakar olmuştur.
 
Yalın kılıç ve akıllarında sadece Kâbe’yi ziyaret etmek olan küçük sahabe topluluğunun Mekkeli savaşçılar karşısında çöldeki zayıf halleri üzerine inen Fetih Ayetleri ne muhteşem ve ne kadar usul kazandırıcıdır. “Biz sana apaçık bir fetih ve zafer verdik” (Fetih/1) ayetindeki “Fetahnâ” geçmiş kipindeki bir kesinliği ifade ederken; surenin onundaki “Lekad sadakAllahü ru’yâ bil hakk…” (Allah, Resulünün rüyasını elbette doğru çıkaracaktır) şeklinde izahı ve takiben daha bir kesinlik ifade eden “Lam” te’kidiyle “Letedhulunnel mescidil harâme inşâAllahü âminiin” “Siz Mescid-il Harâma tam bir güvenlik içinde gireceksiniz) (Fetih/ 27) müjdesi rüyaların asıl kaynağını ne güzel gösterir. Ve ayetlerin inmesinin ardından Hazreti Peygamber’in (SAV) her şey vaki olmuş (Gerçekleşmiş) gibi sükûneti, itminanı ve kararlılığı ne kadar da hayranlık vericidir. Kurban kesmesi, şükürde bulunması ne kadar etkileyicidir. Onunla (SAV) ashabı (RA) arasındaki mahiyet farkını gösterir ne kadar da kesin bir çizgidir.
 
Ancak bilinmelidir ki, rüya medeniyeti denilen şey her şeyi gaipten bekleme demek değildir. Çalışma ve zamanın zorluklarına katlanma, mücadele etme, her insanın maruz kalacağı sıkıntılara maruz kalma, bilgi ve birikim için çalışma bu medeniyetin de ayrılmaz şartlarındandır. Öyle olmasaydı “Habibullah” unvanı olan bir Nebinin (SAV) Uhut Savaşında dişleri kırılmazdı. En yakınlarını kaybetmezdi. Hayat bütün mahiyetiyle yaşanırken, hayatı ve bizi yaratanı ve asli kaynağı unutmama demektir Rüya Medeniyeti. Hayatın bizi değil, bizim hayatı biçimlendirmemiz demektir. Sınırsız bir hayvani hayat değil, erdem ve sabırla sınırlandırılmış ve o ölçüde değer kazandırılmış adeta inciye dönüşmüş insani bir hayat yaşamak esastır. İnsan kâmil olma (Tam insan) olma serüvenini yaşarken, alın terini döker ve ruh mücadelesini verirken hediyelerin kaynağını bilme şuurunu duymaktır.
 
Bu şuur ve insani hayat elbette özgün bir zaman devri daim yörüngesine sahiptir. Bu yörüngede her an bir “Yaratış” vardır. “O (Allah) her gün (her an) bir şe'n (ayrı bir tecelli, yeni bir oluş) üzerindedir (Rahman/ 29). Maddenin bile kendi haliyle müstakar ve donmuş olmadığını düşünürsek, eşya arası ilişkiler, güzergâh üstündeki hareketlilik her an yeni bir tecellinin ve yeni bir yaratışın idraki demektir. Bu yörüngede, hayatın malzemesi ve dekoru ile içindeki asıl muharrik ve maksatları değişebilmektedir.
 
İşte tam bu noktada, zaman rüyaları ve rüya saatleri de değişmektedir hepimizin gördüğünün dışında. Zaman rüyaları kişiseldir ve rüya saatleri zaten geçici olan zaman dilimleri içinde fark edilmesi zor yaşanması da ancak müstesna kişilere verilen hediyelerdir. Nasıl istisna saatlerin sahipleri olmasınlar ki? Zira çölün sıcak esintisi kafatasımızın içini yalarken, bir başka dünyadan dökülecek Nisan yağmurlarını hissedebilmektir rüya saatleri. Uzun çöl yolculuklarında görülen onca serapa kanmadan, bakışları bulanmadan ve aklı bozulmadan hiç beklenmeyen sulak vahaları görebilmektir. Neredeyse bu idrakin Cennete inanmaktan farkı yoktur. Birbirini izleyen kum tepelerinden kopan rüzgârlarla yığın yığın kum tanecikleri gözlerimizi kapatır, nefes alışverişimizi zorlarken, iç dünyamızda berrak zaman yörüngesinde kalabilmektir. İnanabilmektir. Sadakati ümidin hatta hayalin üzerine çıkarabilmektir. O yüzden değil midir, uzun ve tehlikeli hicret yolcusunun yol arkadaşı başka kahramanlar değil, “Sıddık” unvanının sahibidir.
 
Bu yüzden, hayal normal zamanlar için verilmiş bir hediyedir bizlere. Ama rüya saatleri zor zamanların kaynaklarıdırlar. Ani tecelliler ve yaratılışlar şeklinde çıkarlar önümüze. Bazen bu bir pınar olur, bazen açılan bir deniz, bazen de ucundan suların aktığı parmaklar… O kaynaklar ki, içmeye başladınız mı, zaman ve mekân boyut değiştirir adeta. Çilenin gözyaşları vahalara dönüşür. Susuzluk bir hayat biçimidir sadece. Eksiklik, yoksunluk değildir. Açlık da öyledir, acı da…
 
Hatta denebilir ki, hayattaki zorluklar, daralan göğsümüz, kanayan yüreğimiz ve çaresizlikle açılan ellerimiz rüya saatleri için bir yakarıştır. Bir müstesna zaman dilimidir. Hayatta birçok şey unutulur da bu müstesna zaman dilimleri, rüya saatleri unutulmazlar. O saatlerin sakinleri unutulmazlar. Kalplerinde o zamanlara özgü mühürler vurulmuştur, dudaklarında o susuzluk zamanlarında içtikleri abı Kevserlerin tadı vardır. Onlar birbirlerini bu mühürlerden, bu tatlardan fark ederler. Nitekim Fetih sonunda tarihin o altın dilimindeki rüya insanlarına iltifat edilirken son 29. ayette “…Bu onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir…” diyerek muhteşem özellikleri sayılmaktadır. Bunlar arasında secde mühürleri, izleri de yer almaktadır

 

ROTAP- banner-

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir