Azim İsm-i Celili

MEHMET ALİ BAL
Azim İsm-i Celili
 
“El-Azîm” İsmi “Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce" demektir. Bu büyüklük Allah’ın (cc) zatı itibariyle olduğu gibi isim ve sıfatlarının tecellileri itibariyle de söz konusudur. “Azim” soyut büyüklük kelimelerinin, isimlerinin ve sıfatlarının, fillerinin hakiki sahibi, yaratıcısı ve unvan sahibidir. Kebir, Aliyy isimleri gibi Azim ismi de tevhit akidesinin mahrem unvanlarıdır, Zata bakmaktadırlar.
 
“Kibriya benim ridâm, azamet de benim izârımdır. Kim bunlardan birinde benimle nizâa kalkarsa onu ateşe atarım.” (Tâc: 5/32, Kudsi Hadis) “İzar” gömlek, “Rida” da gömlek üzerine giyilen kaftan gibi şeydir. Allah (cc) Azamet ve Kibriya’sını üst üste giyilen bir elbiseye benzeterek adeta mukaddes ve münezzeh varlığının ne derece bu Yücelik, Büyüklük ve Tenzih ihtiva eden isim ve sıfatlarla muhat (Kuşatılmış) olduğunu İlahi bir kesinlikle ilan etmektedir.
 
Sınırsız büyüklük ve ululuk anlamına gelen “Azamet” Allah’ın (cc) bir sıfatıdır. Azamet-i İlahiye (Allah’ın büyüklüğü) öncelikle Zatı Münezzeh ve Sübhan’ın büyüklüğüdür. Bunun yanında, Allah’ın (cc) kudretinin, tasarruflarının, fiillerinin büyüklüğüdür. “Kibriya” ise, Allah'ın (cc) azameti ve kudreti, her yönden büyüklüğü demektir.
 
Bazı rivayetlerde “Azamet” yerine “İzz” kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime de “İzzet ve şeref, azamet ve ululuk manasına gelmektedir.” Yukarıda zikrettiğimiz manalarda takviye edici bir işlevi olabilir, birbirine yakın anlamda kelimelerdir.
 
Bu Hadisi Kutsi’den anladığımız şudur ki “Ululuk, büyüklük, şeref, yücelik gibi isimler ve sıfatlar hakiki manasıyla Allah'a (cc) aittir. Allah’ın (cc) Zatını, Sıfatlarını ifade eden unvanlardır. Sonra da O’nun (cc) tasarruflarını nitelendirirler. Bu da bize gösteriyor ki, bu İsimler, sıfatlar ve unvanlar tevhit dairesinin has ve mahrem nişanlarıdırlar.
 
Bundan dolayıdır ki, bu ve benzeri İsim ve Sıfatların herhangi bir varlıkta tam tahakkuku düşünülmemelidir. Özellikle akıl ve şuur sahibi olan kul tevazuu unutarak büyüklük, ululuk, yücelik duygularına kapılırsa, bu unvanları haşa mahrem tevhit dairesinin içinden çalmaya teşebbüs ederse şiddetle azaba duçar olacaktır. Zaten bu tür güç sahipleri için kullanılan ifadeler çok ağır ve küçültücü ifadelerdir. Mütekebbir, müteazzım (Büyüklük, ululuk taslayan) ifadeleri seviyesi en düşük beşer için kullanılacak ifadelerdir. Küçüklüğüne bakmadan en iğrenç şekilde Allah’ın (cc) Zatına ait isim ve unvanları çalmaya veya gasp etmiş gibi bir görüntü vererek insanlar önüne çıkmaya yeltenen zavallıları anlatmaktadır.
 
Adalet mefhumunun ilk merhaledeki idrak konusu “İnsanın kendini kul, Rabbini ise Yegâne İlah olarak tanımasıdır”. “Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz”; irfan da adalet de budur kuşkusuz. “Eski felsefedeki “Sen seni bil sen seni” ifadesinin lazım gelen takibi ifadesi “Sen kendini bilirsen, bilirsin Rabbini” ifadesidir. İnsanın kendini bilmesi Rabbini bilmesi maksadına matuftur.
 
Kendini ilahlaştırma, putlaştırma maksadıyla kendini bilmek olmaz, olsa olsa kendini bilmemek olur. Aczini, küçüklüğünü idrak etmemek olur. Şirk olur, cinayet olur, saygısızlığın en büyüğü olur. Tarih boyunca piramitler ve zigguratlar gibi devasa sağlam yapıların ve büyük mimarilerin arkasında kendini resmedip ilahlık taslayanların bugün hallerini Semavi Kitaplardan okuyor, zavallıca şirke tevessül edişlerini, tebaalarına “Size hayat veren, ölüm veren benim, sizi rızıklandıran benim, ben en büyüğüm” deyişlerini çürümüş gitmiş bedenlerin kuruntuları olarak ibretle seyrediyoruz. Onların çevrelerinde adeta “Seküler ilahiyatı” ve “Tevhit dairesinden büyüklüğü çalmayı” sistemleştiren “Belam-ı Baura’nın” temsil ettiği eşhası da aynı ibret teleskobundan görüyoruz. Nasıl olmuş da böylesi bir ahmakça düşünceye kapılmışlar diyerek idraklerine ve hallerine hayret ediyoruz.
 
Şirk ve zulüm arasında bir illiyet bağı görememenin Azim İsm-i Celilinin mana ve tecellilerini tam anlayamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Zulüm ve adaletsizlik, Allah’ın (cc) “Adl ism-i Celilinin” hakikat ve tecellilerine saygısızlık olduğu gibi benzersiz büyüklükteki Azim olan Allah’ın (cc) Zatına da saygısızlıktır. Genel anlamda zulüm insanlara yapılır, mağdurları sadece insanlardır gibi bir mantık bu çerçevede yanlıştır. Bu yüzdendir ki “Hani Lokman da oğluna demişti, ona va'z ediyordu; Yavrum, Allaha şirk koşma, çünkü şirk çok büyük bir zulümdür” (Lokman/13) ayetini hatırlarsak, şirk bizatihi büyük bir zulümdür. Zulümde de Allah’ın (cc) büyüklüğünü inkâr ederek, adeta zulmetme hakkını kendinde görme söz konusudur. Dolasıyla her zulümde şirke giden bir yol olduğu açıktır. Allah (cc) bizleri zalimlerden olmaktan korusun.
 
Azim İsminin Zata bakan yönünü Kuran-ı Kerim’de en yüksek seviyede okuduğumuz ayet “Ayetel kürsi” ayeti olabilir: “Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. O Hayy’dır, Kayyûm’dur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir (Hiçbir şey O’na gizli kalmaz.). O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar, O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür (Aliyy ve Azim’dir)” (Bakara/255).
 
 Ayet-el Kürsi’de hemen ilk başta bazı din büyükleri tarafından İsm-i Azamdan sayılan Hayy ve Kayyum isimleri zikredilmiştir. Sonra Zatı Ulûhiyetinin (cc) münezzeh ve mukaddes hususiyetleri, acizlik ve nakiseden müberra ve münezzeh oluşu, Malik-ül Mülk oluşu, İlminin herşeyi kuşatmış olma keyfiyeti, O’nun (cc) Hıfzı ve Vasi oluşu gibi mahiyeti münezzehesi zikredildikten sonra da cümlenin hulasa hükmü olarak “O Aliyy ve Azim’dir” (Yücedir, Büyük’tür” buyurulmuştur.
 
Zatının (cc) büyüklüğünden sonra, idraklerimizi ve aklımızı zorlayacak derecede fiillerinin büyüklüğünü de kısaca ifade etmek istiyorum. Muhsi İsminde yer alan bilgileri iktibas etmek istiyorum. Dileyen daha ayrıntılara girdikçe buradaki kâinat tasavvurunun çok çok ötesinde büyük kâinat tasavvuruna erişebilir. “İhsa keyfiyetini ve Muhsi isminin hakikatini akıllara yakınlaştırmak istersek küçük ve büyük evrenlere bakmak yeterli olacaktır. Mesela büyük evrene şöyle bir bakarsak Hubble Uzay teleskobunun bazı gözlemevlerinin tespitlerine göre evrendeki galaksi sayısı 10 kat artmıştır.
 
Bu şu demektir klasik bilgimizdeki galaksi sayısı 100 milyar kabul edilmekteydi. Bu durumda 1 trilyon galaksi olduğu hesaplanmıştır. Ancak klasik bilgimizdeki sayı 170 milyar ile 200 milyar sayısı arasında da kabul edilmekteydi bazı merkezler tarafından, bu durumda evrendeki galaksi sayısı 2 trilyona ulaşmaktadır. Evrenin son dönem yapılan yeni matematiksel ve fiziksel hesaplamalarına göre çapı 27 milyar ışık yılıdır. Ve evren sürekli genişlemektedir. Yeni galaksiler ortaya çıkmaktadır. Mesela Samanyolu galaksimizin 3 (Üç) milyar yıl sonra komşumuz Andromeda galaksisi ile çarpışacağı ve yeni bir yıldız doğum sürecini başlatacağı bilimsel olarak tahmin edilmektedir.
 
Samanyolu galaksimizde, yine matematikse hesaplamalar neticesi, güneş benzeri 200 milyar yıldızın bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu devasa galaksiler içlerindeki devasa yıldızlar, gezegenler ve meteor parçalarıyla korkunç bir hızla olağanüstü hız, kütle, çekim hesaplamalarıyla aklımızın erişemeyeceği mesafe ve şekillerde birbiri içinden geçmekte, birbiri etrafında dönmekte, sona ermeyen bir kozmik kar yağışı gibi hareket edip durmaktadırlar. Allah (cc) hepsinin sayısını, keyfiyetlerini, ilişkilerini, bilmektedir ve saymaktadır; kudretiyle teshir ve tasrif etmektedir. Sadece Samanyolu galaksimizdeki yıldız sayısı 100 milyar, 400 milyar hatta 1 trilyon gibi tahminlerle ifade edilebilmektedir. Samanyolu Galaksimizin emsalleri arasında çok daha büyükleri de vardır.
 
Muhsi İsmi Şerifinin makro-kozmostaki tecellilerini tefekkür edebiliyor muyuz? Allah (cc) “Bitkiler ve ağaçlar secde etmektedirler” (Rahman/ 6) buyurduğu için dikkatimizi dünyamıza hatta dünyamızın küçük bir parçasına, hatta bir insan ve hatta insanın en küçük yapıtaşına dikkatlerimizi davet etmek istiyorum. Mesela vücudumuzda 100 trilyon hücre bulunmaktadır. Her saniyede 50 milyon hücre yenilenmektedir (Külle Hüve fi şe’n “O, her an yaratma halindedir” hakikati –Rahman/29). Bu hücrelerin oluşumunu açıklayabilecek herhangi bir icat yapılamamıştır. Her hücrede ise 46 kromozom vardır. Bu sayılar devasa varlıklar şeklinde yaratmalar, yenilemeler sayma konusundaki aczimizi Muhsi ism-i şerifine müracaatı mecbur kılmaktadır. Vakıa Sadi bu devasa sayı bloklarına hiç girmemiş, hikmetle “Her iki nefes arası şükür vaciptir” deyip geçmiştir”. Biz de Sadi merhumu taklit ediyoruz. “Her nefes arası bildiklerimiz karşısında idrak, irfan ve neticesinde iman vaciptir”.
 
Nitekim Tövbe duası olarak okunan “Estağfirullah el-Azim el-Kerim ellezi la ilahe illahüvel hayyül kayyumu ve etübü ileyhi subhanehu" cümlesinde Azim İsm-i Şerifi başta zikredilmektedir. (Türkçe Meali ne derecede bir tevhit cümlesi olduğunu göstermektedir: "Azamet ve Kerem sahibi olan Azîm, Kerîm, kendisinden başka ilâh olmayan, ezelî ve ebedî hayat sahibi olan Hayy ve her şeyi ayakta tutan Kayyum olan Allah’tan mağfiret diliyor ve tövbe ediyorum. O bütün ayıp, kusur ve kötülüklerden münezzeh olan Sübhan'dır". Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Hayy ve Kayyum isimlerinin bir kabule göre İsm-i Azamdan sayıldığını hatırlatalım. Azim İsm-i Celili bu esma ile birlikte zikredilmektedir.
 
Bu duada dikkati çeken diğer bir husus ise günahlarımızdan af dilenmek için vesile kılacağımız Esmadan biri de Azim İsm-i Şerifi’dir. Nitekim Allah’a (cc) iman gibi O’ndan af dilenmek için de O’nun büyüklüğünü, kudret ve yüceliğini başta zikretmek elzemdir. Yine Sadi Merhumun metafor ve model cümlesine dönecek olursak, Allah (cc) öylesine bir İzzet ve Azamet sahibidir ki, Hayy ve Kayyum İsimlerinin cilveleri o derece muhteşem ve akıl almaz kainatları ve oluşları hatırlatmaktadır ki, biz her nefesimizden sonra adeta bir önceki bilgisizliğimizden (Yani Allah’ın (cc) Azim isminin tecellisi olan büyüklüğünü eksik kavramış olmaktan) ve bundan kaynaklanabilecek iman eksikliğinden dolayı bu dua ile tövbe etmekteyiz, istiğfarda bulunmaktayız. Bu tarz her tövbe ve istiğfardan sonra da imanımızı Allah (cc) daha sağlam ve kapsamlı kılmakta, ilmimizi rasih kılmakta, bir önceki halimizdeki günahlarımızı ve kabahatlerimizi affetmektedir. Biz her defasında O’nun (cc) Azim, Kerim, Hayy ve Kayyum isimlerini daha derinden anlamaktayız.
 
Kuran’ı her okuyuştan sonra hitamında söylediğimiz “Sadakallahul azim” yani ” Azim olan Allah ne güzel ne doğru söyledi” ibaresi Kuran’ı inzal eden Allah’ın (cc) Azim İsmi ve Sıfatına da dikkatlerimizi çekmektedir.
 
Müslümanlar arasında neredeyse kelime-i tevhit kadar sık tekrar edilen “La havle ve la kuvvete illa billahi-l aliyy-il azim” cümlesini zikretmeden geçemeyiz. “Benzersiz Yücelikte ve büyüklükte Allah’ın havl ve kuvvetinden başka kuvvet yoktur” cümlesi bizi adeta kelime-i tevhidin “La”sı gibi bütün geçici, nispi, aldatıcı kuvvetlerden istimdat etmeyi meneder. Sadece ve sadece Allah’ın (cc) havl ve kuvvetine iltica ettirir.
 
Ey Azim, Kerim, Hayy ve Kayyum olan Allah’ım! Bizleri Esma-ül Hüsna’na âşıklar ve merak edenler saflarına kat. Bizleri eşyayı ve takiben de üzerlerindeki damgalardan hareketle Esma-ül Hüsna’nın mana ve işaretlerini künhüyle anlamaya kalp, akıl, ruh ve amellerimizle müstait kıl. Senin rida ve izarını çalmaya teşebbüs eden mütekebbir ve müteazzım zalimler karşısında samimiyet ve ihlasla sana inanan kullarını koru. İslam dünyasını Azim İsminin tecellilerine mazhar eyle. Âmin…
 
 
ROTAP- banner-

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir