blank

Kaptan Yaşanılır Bir Yerde İnecek Var

YAREN KAYIP

YAREN KAYIP
Kaptan Yaşanılır Bir Yerde İnecek Var
 
Bir alarm sesiyle başlıyor çoğu hayat. Ve ağır geliyor o tatlı uykudan uyanmak. Sorumluluklar ve zorunluluklar. Öfkeli, kırgın, mutsuz insanlar akıyor sokaklardan. İşçi çocukların hayaliyken o okul forması, okula gitmeyi eziyet olarak düşünen öğrenci çocuklar, çocuğunu bakıcılara bırakıp işe gitmek zorunda olan yorgun kadınlar. Maaşının azlığından şikâyet eden memurlar, işinin ağırlığından yaşından fazla yaşlanmış işçiler.
 
Otobüs durakları bezgin insanlarla dolu… Trafikte aracıyla seyredenlerin çoğu patlamaya hazır öfke bombası gibi dolaşıyor. İnsanlar birbirine karşı öyle tahammülsüz ki. Herkes daha iyi bir yaşam istiyor, daha iyisi olduğunda onun da daha iyisini. Kirada oturan ev hayali kuruyor, evi olan arabası da olsun istiyor. O da olunca daha fazlasını. ’’Baksana millet nasıl yaşıyor” cümlesi hep bir üste taşıyor tahammülsüzlüğü ve doyumsuzluğu…
 
İnsanların çoğu bir dertle uyanıyor güne. Kimi ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor kimi gireceği ihalenin neticesini. Kiminin aklında geçen ay para yetiştiremediği için çocuğuna alamadığı ayakkabı var, kimi hafta sonu brunchta misafirlerini kusursuz ağırlamanın derdinde. Kimi okul bir an önce bitsin diyor, kimi onca sene okudum da n’oldu. Kimi ne iş bulsa yapacak,  kimi terfi istiyor… İstemenin ucu bucağı yok…
 
İnsanlar televizyon dizilerinde seyrettiği hayatların peşinden sürüklenip gidiyor. Kurgu ile gerçek hayat birbirine giriyor ve genellikle bir çatışmaya dönüşüyor insanların iç dünyasında. Olması istenenle olan çok farklı… Hayal edilenle yaşanan hayat bambaşka…
 
Kaygılanmaktan yaşamaya vakit bulamıyoruz. Büyükşehirlere nazaran kırsala gittikçe azalıyor sanki tüm bu abartılı kaygılar. İnsan özü olan toprağa yaklaştıkça kanaat ve şükür çoğalıyor. En azından oralarda insanların derdi de isteği de daha yaşama dair şeyler. İnsanlar az da olsa nefes alıp kendini dinleme fırsatı buluyor. Hayat biraz daha değerli oralarda…
 
Evet, bu teknoloji asrında oralarda da hayat daha modernleşti belki ama yine de insanların sevinçleri ve dertleri daha elle tutulur daha gerçek. Toprakla uğraşan bir köylü, şehrin keşmekeşinde yaşam mücadelesinde olan çoğu insandan daha sakin ve daha huzurlu. Sabahları tandır da ya da sac sobada ekmek pişiren, tarhanasını, salçasını, bulgurunu, turşusunu kendi yapan kadınlar depresyona girmeye vakit bulamıyor olmalı.
 
Anası babası tarlada ya da merada hayvanların başında olduğu için kendinden küçük kardeşlerine göz kulak olması gereken ev işlerini yapması gereken bir köy kızının uzun süremiyor ergenlik dönemi. Üç beş dakikayı, bir iki oflayıp puflamayı geçmiyor ergen tripleri. Çünkü odasına kapanıp bulanım takılmaya fırsatı olmuyor. Ve özeniyor dizilerinde en ufak bir sıkıntıda koşarak odasına giden kendini yatağına atıp ağlayan kızlara. Okuyup gidecek o güzel hayatların yaşandığı bir şehre…
 
Ve İstanbul; şiirlerin, şarkıların, aşkların hayallerin şehri…  İçinde yaşamayan birçok insanın gelmeyi görmeyi hayal edip, görmeden sevdiği şehir… İstanbul’a ilk geldiğim günlerde, otobüste boğazı geçerken manzara karşısında büyülenmiş, uyuyabilen insanlara hayret etmiştim. Ve kızıyordum bu şehirde yaşadığı halde Üsküdar’a senede bir zor giden arkadaşlarıma.
 
Çünkü kız kulesine karşı içilen bir çay şifa olurdu insanın tüm yaralarına, yarımlıklarına. Bir gün batımı Pierre Loti ‘den bakmak alırdı bütün yorgunluğunu insanın ya da Eyüp Sultan’da bir vakit namazı toplardı bütün dağılmış parçalarını ruhun.
 
İstanbul’da yaşıyor İstanbul’u yaşayamıyorsunuz demiştim dostlarıma. Peki ya şimdi; artık dinlendiremez inip yürümek bile beni, kaldırım taşlarını ezber ettim çoktan. Çünkü başımı kaldırmıyorum çoğu zaman yürürken, galiba yoruldum bu kadar mutsuz ve yorgun yüz görmekten.
 
Pardon hanımefendi dışarıyı göremiyorum da acaba köprüyü geçtik mi?
 
Kaptan; yaşanılır bir yerde inecek var!
Pardon müsait diyecektim, dünya yaşanmaya müsait mi?
 
 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir