EMİNE CUMA
Bir Varmış Bir Yokmuş…
Bir zamanlar neden nöbette olduğunu bilmeyen bir asker varmış…
Bir dakika, uyutmak için değil uyandırmak için bir yazı yazmaya niyet etmiştim. Bu giriş olmadı, az önceki satırları okumadık farz edelim.
Evet, nereden başlayalım peki! Buldum. Hikmete duyduğumuz özlemden girelim konuya. Bakalım yol nerelere çıkacak. Hikmet değil miydi zaten bizi adı sanı silinmeye yüz tutmuş bu yollara duçar eden! Bir yitiğimizi aramaya çıkmıştık aslında, sonra durup dururken başka hiç işimiz yok gibi düşünmeye başladık! Düşündükçe kaplarımız genişledi. Bulunduğumuz mekâna sığamaz olduk. Çünkü fark ettik, o nedenle mevcut yerlerimizden memnun değiliz artık ama bu kaleyi de terk etmek istemiyoruz. Korumamız gereken emanetler vardı burçları dökülen bu kalede… Adı bir türlü aklımıza gelmese de şeklini şemailini anımsamasak da içimizde bir yerlerde izi olan, atalarımızdan yadigâr bir şeyleri korumaya çalışıyorduk en son! Lakin uyuşuk zihinlerimiz hem miyop hem hipermetrop iken görüşlerimiz pek de berrak olmadığından, kendimizi de pek beğenmediğimizden yanlış yollara sapıvermişiz hiç aklımızda yokken!
Ne olduysa o sırada olmuş dostlar. Tanımlarımız birbirine girmiş, düş ile hakikati ayırt edememişiz. Biri de çıkıp “ters yönde gidiyorsunuz bre” diye korna çalmamış! Böyle böyle aksi istikamette, ilerliyoruz sanarak devam etmiş durmuşuz. Zaman geçmiş, yol da unutulmuş yoldaş da…
Peki ne olacak bu halimiz?
Her yer dev aynalarıyla dolu! Bu yüzden her şey bizimle alakalı sanıyoruz. Üstelik söz hakkı hep bizim olsun, kimse müdahale etmesin… En güzel tercihlerse hep bizim yöneldiklerimiz güya! Ancak sorun şu ki tercihlerimizin sonuçlarından da kaçmaya yer arıyoruz. Görmediğimize zinhar inanmayız derken, karşıdakinin asla göremeyeceğimiz art niyetlerini dilimizden düşürmüyoruz. İşimize geldiği gibi davranıyoruz. Ağzımızdan çıkanlarla yaptıklarımız o kadar çelişiyor ki… Sorun ne peki? Sorun bunu fark edemeyişimiz. Ya söylemlerimiz bilinçli değil ya davranışlarımız! Ya da her ikisini birden farkında olmadan sergiliyoruz. Neden?
Belki bir sürü farklı neden bulunur ama bana öyle geliyor ki her şeyi madde cihetinden görmeye yarayan bir gözlük var gözümüzde. Bundan sebep kelamlarımız bile pul pul maddeleşip dökülüyor dilimizden! Cümlelerimiz hep iyilik, güzellik, mutluluk, iman vb. kavramlarla dolu, yaptıklarımızın ise alakası yok. Bu yüzden söylemlerimiz ve amellerimiz tutarlı olamıyor. Tüm kalbimizle mutlu olmayı isterken, nerede bizi mutsuz edecek ama şık ve gösterişli şey varsa peşinden koşuyoruz! Yine önü alınmaz çelişkiler… Peki, nasıl olacak?
Etraftaki nesneleri kenara koyup, kendimize bazı sorular sormanın vakti gelmedi mi? Öncelikle biz var mıyız? Amma da yaptın ha, dediğinizi duyar gibiyim. Tamam güzel kardeşim, varsın. Aksini iddia için demiyorum. Ancak olduğuna nasıl karar verdin? Görüyorsun, dokunuyorsun, duyuyorsun, dış dünyadan bilgi devşiriyor kavramlar oluşturuyorsun, iç dünyanda yeniden bir şeyler kurabiliyorsun, nesnelere isim veriyorsun, yargılara ulaşıyorsun vesaire vesaire…
Peki, hiçbiri olmasaydı, elin kolun bedenin, gözün yok ve hiçbir bilgiye de sahip değilsin -tıpkı İbn Sina’nın Uçan Adam Metaforu’nda olduğu gibi- beden giysin olmasaydı yine de var olduğunu bilir miydin? Şüphesiz bilirdin. Nerede olduğunu bilmesen de konuşacak bir lisanın olmasa da “ben varım” diyebilirdin. İşte hakikat budur. Maddeyi aradan çıkar, yüksel ve oradan bak! Seni sana unutturmalarına izin verme!
Biz varız. Düşünceler, seçimler, niyetler hepsi biz varız diye var. “İlim kendin bilmektir.” diyen Yunus, “Düşünüyorum öyleyse varım.” diyen Descartes, İbn Sina ve nice düşünürün, âlimin, filozofun derdi neydi Allah aşkına? Bize ne anlatmak istiyorlardı?” Kişinin etrafında olan biteni algılaması, fark etmesi, farkındalığı” olarak tanımlanan bilinç olmadan bilmek mümkün olur mu?
Davranışlarından ve söylemlerinden haberi olmayan ne yapacağını kestirebilir mi, mutlu olup olmadığını anlayabilir mi? Vesselam…