blank

“Toprağa Can Ekenler”

Toprağa-Can-Ekenler--kapak---wbSeferberlik Hikâyeleri
"Toprağa Can Ekenler"
 
S. Burhanettin Kapusuzoğlu’nun Seferberlik Hikayeleri’nden oluşan yeni eseri
“Toprağa Can Ekenler”
Ötüken Yayınları’ndan çıktı.
 
"Düşman kavî, tâli' zebun"dur bir vakitler. Cihan devleti gurûb etmek üzeredir. "Dost bî-perva, felek bî-rahm, devran bî-sükûn"dur. Artık, "bütün çehresi ve ruhuyla biz" olan mübarek diyarlar, bir korkulu rüya içinde "vatanda düşmanı seyretmenin ıstırabıyle" kavrulmaktadır. Haşmetli demler sükût edeli çok olmuştur. Fatihlerin evlâtları ateşle imtihan edilmektedir. Akıncı cedlerin şimşek gibi bir hatıra olan nal sesleri, bilip de özlediğimiz saadet asırlarına ait vecd kaynağıdır sadece. Mevsim hazandır! Ölümden beter bir özleyişin ürküntü veren sancısı kıvrandırmaktadır. Bütün efrad, kaderde olduğu için âsûde bir bahar ülkesine girer gibi ölüme kucak açar. Seferberliğin ne demek olduğunu en iyi bilen bu büyük insanlar, ebed-müddet bizde hakları olan çilekeş nesildir. Kısacık hayatlarında onca büyük badireyle nasıl hemhâl oldular, doğrusu hayreti muciptir! İşte bu kitap, o fedakâr ve cefakâr nesilden bir kaçının hikâyesini idraklere arz ediyor!
______________________
 
S. Burhanettin Kapusuzoğlu; 1972 yılında Yozgat’ta doğdu. İlim, kültür ve sanat konularının entellektüel seviyede konuşulduğu sohbet meclisi, geleneği ve kütüphanesi olan geniş bir aile ocağında yetişti.
Tahsilinin Yozgat safhasını Yozgat Lisesi’nden mezun olarak tamamladı. Daha sonra Kayseri’ye giderek Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yüksek tahsil yaptı. Halen bir kamu kurumunda Müşavir olarak hizmet etmektedir. Arapça, Farsça ve Almanca bilmektedir. Ailesinden tevarüs ettiği hazinenin muazzam imkânı sayesinde tarih, medeniyet ve kültür meselelerine erken yaşta âşina oldu. Fakülte yıllarından itibaren düzenli olarak çeşitli dergi ve gazetelerde yazmaya başladı. Bilhassa Bozok tarihi, kültürü ve halk bilimine dair hepsi sahasında ilk olan derleme ve araştırmalarını yazı konusu yaptı. Yozgat’ı köyleri ile birlikte defalarca dolaştı, derlemeler yaptı ve geniş bir kültür envanteri çıkardı. Yozgat’ta kültür ve sanat çalışmaları yürüttü, projeler yaptı. I. Uluslararası Bozok Sempozyumu’nun düzenlenmesini sağladı. Uzun süre devam eden Bozok Konferansları adıyla sohbet toplantıları tertip etti. Yozgat Valiliği tarafından düzenlenen Nida Tüfekçi Altın Bağlama Kültür Sanat Ödülleri’nin ve Abbas Sayar Hikâye Yarışması’nın jüri üyeleri arasında bulundu. 26 Aralık 2009 tarihinde, Araştırma Dalında Nida Tüfekçi Altın Bağlama Kültür Sanat Ödülü’ne lâyık görüldü. Türkiye ve Kazakistan arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik katkılarından dolayı 23 Ocak 2014 tarihinde Kazakistan Büyükelçiliği’nde düzenlenen bir törenle Kazakistan Dostluk Madalyası tevcih edildi.
__________________
 
“Toprağa Can Ekenler” kitabından
Seferberlik Hikâyeleri’nden bir bölüm:
 
Paşaköy’de Cepheyi Bekleyen Sırlı Zat
 
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
Gömelim gel seni târîhe desem sığmazsın
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb
Seni ancak ebediyetler eder istîâb
Mehmed Âkif Ersoy
 
“DervIş Gâzîler, Gâzî Alperenler, Sarıklı Mücahitler, Kurtuluşun ve Kuruluşun Manevî Mimarları!” Hangi sıfatlarla yâd edilirlerse edilsinler o insan-ı kâmiller, bir devre mühürlerini basmışlar, irfan ufuklarını kuşatmakla kalmamışlar ruh hamurkârı kâmetler olarak gönüllerde taht kurmuşlardır.
 
Sadece iki misâl bile herhalde maksadı bütün yönleriyle şerh etmeye kâfidir.
 
İngiliz Intelicens Servisi’nden Haron Armstrong, bu mevzuda şu itirafta bulunur: “Bizler Türk din adamlarının bu mevzularda faal rol oynayacaklarını asla tahmin etmiyorduk. Araştırmalarımız, Türk mukavemet menbalarının meydana çıkarılması yolunda müsbet bir netice vermeyince ısrarlı ihbarları değerlendirerek tekkeler, mescitler, camiler gibi dini müesseseler üzerinde yoğunlaşarak din adamlarını takip ve kontrole başladık. Elde ettiğimiz malûmat ve hakikatler bizleri hayrete düşürdü. Bunlar münhasıran telkinlerle ve maneviyatı yükseltmekle iktifa etmemişler, fiilî olarak direniş teşkilâtları içinde bizzat vazife almışlardı. Halk üzerinde tesirleri fevkalâde olduğundan üzerlerine aldıkları vazifeleri muvaffakiyetle ifa etmişlerdi.”
 
İşte İngiliz aklının keşfi.. her bir şeyi âşikâre görmüşler.
 
Millî Mücadele’nin kumandanı Mustafa Kemâl Paşa da bu büyük hizmeti derin bir ihtiram ile ilân eder: “Sarıklı din adamlarının, imam ve müezzinlerin, kürsü vaizlerinin, medrese hocalarının, tekke mensuplarının Millî Mücadele’deki hizmetlerini şükranla yâd etmeyi bir vazife bilirim. Bunlar dini mefkûreler şevki ile Millî Mücadele’nin muvaffakiyetine cân u gönülden çalışmışlardır. Bu çetin yılların hatıraları anlatmakla bitmez. Milî Mücadele yıllarında vatana hizmet eden din adamlarını ölmüşlerse rahmetle, yaşıyorlarsa minnetle anarım.”
Bu ifadelerin üzerine artık söz zaittir.
 
Ve işte o çetin yıllarda hizmet ve himmet sahibi Yozgatlılardan biri, Paşaköylü Hacı Arif Efendi…
 
Paşaköy, Bozok tarihinin birkaç asrını kuşatmış, beyleri, paşaları ve şöhretleri hudutlar aşan büyük alimleri ile dikkat çeken bir beldedir. “Hazâ insan” fehvasınca kâmillerin bereketli bir sahasıdır.
Vaktiyle Paşaköy, Paşa Medresesi sayesinde güçlü bir ilim merkezidir ve idare tarihi bakımından da mühim bir yere sahiptir.
 
İşte bu Paşaköy’den bir irfan hatırası…
 
Paşaköy Medresesi müderrisi, büyük alim ve Hak erlerinden Hacı Arif Efendi, Hacca gider. Hicaz’a hayli yaklaşır. Fakat yol üzerinde Maan’da hastalanır. Anlar, Hak vâki olacak. Hakk’a yürümeden, talebesi ve hizmetine bakan Paşaköylü Âşık Hakikî Baba diye meşhur Âşık Âşir Efendi’ye, “Allahu âlem on sene sonra oğlum Arif Hacc’a gelecek; hem Delil’e tembih et ve hem de sen kabrimin yerini tarif et.” deyip helâllik alıp dostuna mülâki olur. Hocasının ardından Âşık Âşir Efendi:
 
Hocam ne yatarsın Ma’an elinde
Bozok ülkesinin kervanı geçti
Zannetme ki Paşaköy’ü yıkıldı
Yozgat diyarının bir yanı göçtü
 
diye hem ağlar, hem de şiir söyler. Hocasının kudret-i ilmiyesinin, fazlının ve kemâlinin Yozgat diyarının yarısına eşdeğer olduğunu ilân eder.
 
Aradan yıllar geçer. Göl yerinden su eksik olmadığı için oğlu da büyür ve babasının yerini alır. Büyük Hacı Arif Efendi’nin oğlu da Hacı Arif Efendi diye her yerde ihtiram ile anılmaya başlar. Tıpkı babası gibi, adı gibi, ariftir. O da Paşaköy Medresesi’nde müderris olur ve sırlı bir zat olarak tebarüz eder.
 
Milî Mücadele başlar. Hocaefendi, devrinin sarıklı mücahitlerinden olur. Mehmed Nuri Ağa ve oğlu Müderris Ali Özbay Efendi’nin gayretleri de, bölge için büyük bir değer olur. Ali Efendi, hem müderristir ve hem de bedel verirler. Bundan dolayı askere alınmaz.
 
Cepheye gidememeyi kabullenemeyen Ali Efendi ise babasına, “Efendim Hazretleri. Zat-ı âliniz bu uğurda gayret edip cepheye gidilmesini
temin ederken, benim gitmemem münasip midir?” deyip, babasına haber vermeden cepheye gizlice gider. Konya’da karşılaştığı bir paşa tarafından “Cephe gerisinde daha lâzımsınız!” denilerek gerir gönderilir.
 
Hacı Arif Efendi, Mehmed Nuri Ağa ve oğlu Ali Efendi’nin çalışıp didinmesine en büyük desteği verir. Paşaköy’ün manevî direği olarak kuşatır ufukları.
 
Millî Mücadele, bütün azameti ile devam etmektedir. Hacı Arif Efendi, bütün tasarrufunu ve himmetini aksettirir cihat uğruna.
Günler böylece geçer, zaferin yolu gözlenir.
 
Olur ya, her yer gibi Paşaköy’de de, beşer iktizası, nefsine uyupcepheden kaçanlar olur, ara ara. İşte asıl iş bundan sonra ortaya çıkar. Hocaefendi’nin sırrından da ahali haberdar olur. Cepheden kaçanlar, gece kimseler görmeden evlerine gelmektedirler. Fakat her kim bu vaziyette Paşaköy’e gelir, aynı günün sabahı daha kimseler duymamışken Hacı Arif Efendi kapıya dayanır, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi!
 
Evin büyüğü, Hocaefendiyi eve buyur eder, mahcup mahcup!
Hocaefendi ise usulünce, “Gözümüz aydın olsun, evlâdımız izine gelmiş, ne iyi etmiş de gelmiş, hele bir göreyim.” diyerek meseleye bir fasıl açar. İçeri odalardan birinden delikanlı mahcup mahcup çıkar ve Hocaefendi’nin elini öper. Hocaefendi de, “Maaşallah evlâdım. Hoş geldin, hoşnutluk getirdin. Hamdolsun artık gâzî oldun. Senin manevî merteben o kadar ulvî ki sadece bir saatlik nöbetin bile bin senelik nafile ibadetten daha üstün. Neyse! Hele biraz dinlen. Gez dolaş, hasret gider. Seni gördük şâd olduk.” diye delikanlıya iltifatlarla kuvve-i maneviyyesini tahkim eder. Hiç yüzüne gelip de perişan etmez misafiri. Biraz sohbetten ve cepheden haber aldıktan sonra evden ayrılır.
 
Kaçak göçek kalmaz artık. İzine gelene kim ne desin. Aradan üç gün geçer. Üçüncü gün, Hacı Arif Efendi kapıya dayanır. Delikanlıyı yanına çağırır. Babası, anası ve tekmil hane halkı tekmil esas duruştadır. Hocaefendi lâfı gezdirmeden sözü bağlar. Çıkarır delikanlının cebine o güne göre hatırlı bir harçlık koyar ve “Hadi bakalım evlâdım. Bu dar günde bu kadar izin ve bu kadar istirahat yeter. Doğru cepheye. Vatan bizden hizmet bekliyor. Siz orda muzaffer olursanız, biz burada var oluruz, namusumuz emin olur. Ezanımız okunur, camimiz açık kalır. Anan baban selâmette olur. Onun için yavrum, göreyim sizi, bize bir zafer muştusu salın ki biz de ferahlayalım. Gerisi
Seferberlik günleri. Yozgat’ın cenûb-i garbî kısmı. er kişiye ardır! Allah saklasın!” deyip, dua ettikten sonra, ailesiyle vedalaşan delikanlıyı tekrar cepheye yolcu eder.
 
Hacı Arif Efendi, Paşaköy’de, gaflet gösterip gelenleri aynı usûlle
tekrar cepheye gönderir. Tâ ki zafer haberi gelene dek!
Sırrı aziz olsun.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir