YILMAZ EKİNCİ
Batı Nasıl Yükseldi ve Doğu Neden Çöktü
“Bizi öldürmeyen acı, bizi güçlendirir.”
Nietzsche
Amin Maalouf “Labirent” kitabında dünyamızda aklı küçümseyip eşitsizliği besleyen bencil ve kirli yöneticiler sayesinde hızla uçuruma doğru sürüklendiğimizi ve ne Batı'nın ne de hasımlarının insanlığın hapsolduğu bu labirentten bizi çıkarmaya muktedir olmadığını dillendirir. Japonya, Çin, Rusya ve ABD'yi masaya yatırarak konuyu irdelemeye çalışır.
Batının tedrisatından geçmiş ünlü Fransız yazar Jules R'egis Debray “Batı'dan Geriye Kalanlar” adlı eserinde ise “Batı'nın neden yükseldiği ve diğer medeniyetlerin/ Doğu'nun neden çöktüğü” sorusunun peşine düşer ve cevabını bulmaya çalışır.
Bunu üç başlık altında tefsir/ izah etmeye çalışır.
Birincisi, Batı her türlü eleştiriyi özümser ve önemser. Batı, kendisine yöneltilen her itirazı, her eleştiriyi bir fırsat olarak görür.
Batı, herhangi bir düşünceyi susturmaya çalışmaz, tam tersine dile gelmesine, bağırmasına, hatta hakaret etmesine imkân sağlar.
Ve onun içindir ki herhangi bir topluluk Batının kalbinde, Batı'ya karşı lanetler okuyabilir; onu eleştirebilir ve her gün meydanlarda öfke seli gösteriler düzenleyebilir. Batı sistemi bu durumu, bir zayıflık değil bir güçlülük işareti olarak görür.
Batı, onu yıkmayan her eleştiriden hayat devşirmeye çalışır. Onu öldürmeyen şeyin ona güç katacağını düşünür.
Batı söylenen şeye bakar, kimin söylediğine pek bakmaz.
Doğunun kaderini tayin eden şey ise tek sesliliktir, tek kalıplı düşünce modudur. Toplum doğmatik düşüncelerden dolayı nefes alamaz, yaşamın sevinci suyunu çeker ve aynı düşünce kalıpları içerisinde acı içinde kıvranır.
Doğu'dan söylenen şeye değil, kimin söylediğine bakılır. Bizden olmayan birisi bir hakikati dillendirirse suçtur, ama bizden birisi yanlış bir şeyi dillendirirse bile o şey makul görünür.
Makul olanın öldüğü ve makbul görünenin kutsandığı topraklardır Doğu!
İkincisi, hukukun mutlak hakimiyetidir.
Batı'da bir dine, renge, ırka, mezhebe veya politik bir fikre sahip oluşunuz önemli değildir; önemli olan normlara olan uyumunuz ve bağlılığınızdır. Vatandaşlığın tek göstergesi kurallara uymasıdır. Orada hükmeden şahıs değil kanundur. Herhangi bir vatandaş yasayı çiğnediğinde unvanı ne olursa olsun onun gereği yapılır. Bir temizlik işçisiyle Başbakan aynı hükümlere tabidir.
Bu hakikat, Batı'yı diri ve ayakta tutan ana amildir.
Adalet, eşitlik ve özgürlük Batı sisteminin temeli olarak görülür.
Üçüncüsü ise işi ehline teslim etmektir. Yani liyakati esas almaktır. Batı; kişinin donanımına göre uygun bir mevkiye yerleştirmeye çalışırken Doğu'da ise akrabalık bağlarına, kayırmaya ve kirli ilişkilere göre mevkiler, unvanlar dağıtılır.
Batıyı diri tutan eleştiridir, adalet mekanizmasıdır ve liyakat ilkesidir. Doğu'nun çöküşünü hazırlayan şey ise; sansürdür, keyfiliktir ve kayırma mekanizmasının varlığıdır.
Batıda bireysel beceriler sayesinde insanlar unvanlara sahip olurken Doğu'da makamlar sayesinde insanların yıldızı parlar. Doğuda daha çok ilişkiler zinciriyle insanlar unvanlara sahip olurlar.
Doğu'da makamın parlattığı ve makamın unutturduğu insanlar vardır.
Normalde sosyal hayatta görünmeyen birisi bir makama geldiğinde görünür olmak ister. Bunun için elindeki bütün imkanları kullanır. İkincisi ise geçmiş ile bağlantılarını koparmaya ve yeni bir sınıfa dahil olmaya çalışır. Ezilen bir sınıftan ezen bir sınıfa geçerken zalim olmayı pek önemsemez. Çünkü makamın sayesinde varolduğunu bilir. İstifa kültürünün gelişmemesinin altında bu dürtü vardır. Keyfi kararlarla statüsünü koruyacağını sanır. Genelde makamın getirdiği şan ve şöhrete geçmişin gölgesinin düşmesini istemez. Bilgiyi, ehliyeti ve liyakati dışlar, sadece sadakati önceler.
“Geçmişin gölgesi olmasın” diye bilge insanları iktidarlarından uzak tutar ve uzaktaki insanları dost edinmeye çalışır. Çünkü yeni gelenler onları över, eski dostları ise onları uyarmaya çalıştıkları için onları iktidarlarında uzak tutarlar. Böylece yöneticilerin gözleri görmez, kulakları işitmez ve kalpleri empatiden uzak mühürlenmiş bir şekilde yaşamaya çalışırlar. Emevî saltanatını yıkan Ebu Müslim Horasani'nin deyişiyle;
“Onlar, şerrinden emin oldukları için, dostlarını uzak tuttular. Düşmanlarını da kazanmak için, kendilerine yakın tuttular.
Yakın tuttukları düşmanları "dost" olmadı;
Ancak uzak tuttukları dostları "düşman" oldu.
Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu.”
Bu tür davranış biçimi; genelde zayıf kişiliklerin bir özelliğidir veya genellikle bir politik tercih sonucudur.
İyi bir yönetici tercihlerinde rasyoneldir, ehliyet ve liyakat dışında kimseleri sahiplenmez. Ehil olanları bulur, idaresine katmaya çalışır ve böylece herkes kendisini onda görür. Böyle bir yöneticinin otoritesi tartışılmaz, sarsılmaz ve iradesi her tarafa sirayet eder.
O, parmağı ile bir şeyi işaret etmez, fakat herkes onu anlar.
O, bağırmaz, fakat herkes onu duyar.
O, kendi lisanıyla meramını anlatır, ama cümle alem onda evrensel mesajları görür.
O, sonradan kazandığı gücün hikmetini bilir ve ona göre davranır.
O, gücü, adalet ve şeffaflık için harcar. Korkmaz. Çünkü korkunun kötü bir fiilin sonucu olduğunu bilir.
Kötülük yapmayan bir insan niye korksun ki!.. Amacı iyiliği tahsis etmek olan birisinin korku ile mesaisi olmaz!
Ölüm, geldiğinde sadece tenin yok olacağını bilir. İnsanlığa kazandırdıklarıyla ölümsüzler listesinde olduğunu bilir ve ölümü, dünya işlerinde bir kurtuluş olarak görür.
Öyle olmasaydı;
Sokrates ölüme koşmazdı.
İskenderiyeli Hypatia ölüme yürümezdi.
Galileo “dünya yuvarlaktır” demezdi.
-Giordane Bruno “Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları, yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar” demezdi.
Hz. Musa, firavunu adalete davet etmezdi.
Hz. İsa çarmıha gerilmezdi.
Hz. Muhammed, iktidar sahiplerine “Ayı sol elime ve güneşi sağ elime verseniz bu haklı davadan vazgeçmem” demezdi.
Karl Mark, “Dünyanın tüm ezilenleri birleşin” demezdi.
Onun içindir ki bütün büyük tarihi şahsiyetler, kendi ırklarından ve öğretilerinden ziyade yeryüzünde adaletin ve iyiliğin savunucuları olagelmişlerdir.
Onların mesajları evrenseldir. Yerel ve milli sınırlara sığmaz niteliklere sahiptirler.
Ancak müritler ve partizan ruhlu olanlar, insanı bir ırka, bir dine veya bir ideolojiye hapsetmeye çalışırlar.
Dinin ve ideolojinin bir “amaç” değil bir “araç” olduğunu bilmezler.
Küçük insanlar, liderlere taparlar ve onları kutsarlar. Böylece tarihi dondurduklarını bile fark etmezler.
İyi bir insan “ne zulüm eder ne de zulme rıza gösterir”.
Yeryüzünde herhangi bir şey lehinde bile olsa bozgunculuk yapamaz, menfaat temin etmeye çalışmaz. Kendisine, başkalarına ve doğaya karşı saygı içinde yaşamaya çalışır.
“Zulüm bizdense ben bizden değilim” der.
Sözün özü; çağını aşan her büyük insan, kurucu ve kurulu düzene karşı meydan okur. Peygamberler, filozoflar, büyük liderler hep aynı hikâyenin farklı varyantlarıdır.