SİBEL ORHAN
Yemin Olsun ki
Andolsun tîne, andolsun o zeytin dalına,
Andolsun Sina’da yanan o vuslat narına!
İncir sofralar serer de bin dünya kârına,
Zeytin gümüş bir vakarla bürünür Hakk’ın nûruna.
Şu kudret elinden çıkan o mukaddes sûrete,
Yemin olsun o cevher-i aslideki gurbete!
Gözyaşıyla mühürlenmiş bir kefil düştü mahzun dile,
Ruh şahit oldu toprağa, dert büründü mendile.
Daha duymadınsa duy, ey gönül sızım duy artık,
Evin bir mezaristan, malın bir top bez artık!
Fıtratın arşa asılıyken, nedir bu kör iniş? Yandık!
Sinsi bir ağa hapsolmuş, bitmez mi bu düşüş kandık
Hâlesi olur incir ağacı ıssız tepelerin,
İçinde bin gizem saklıdır abdal dillerin,
Zeytin Hakk’ın yanında sönmeyen bir şuleyken,
Kandili zâtından yanar bu ayaz seherlerin.
Daha duymadınsa duy, ey gönül sızım duy artık,
Evin bir mezaristan, malın bir top bez artık!
Nazeninde anka simurg varken, nedir bu kafes?
Nefsin sinsi ağında, bitmez mi bu son nefes?
Emin belde surları vicdanına şahittir artık,
Ahsen-i takvim dediğin mukaddes akit ruhuna sabittir artık
En yüce burçtan düşerken esfel-i safiline,
Hangi küflü dumanlar bağrındaki nûru, itti bu gurbete?
Gam boy aşmış, ruhun neme teslim ezelden,
Hâlâ mülk mü istersin, o fani ve dar elden?
Tîn’in tadını, zeytinin nûrunu unuttun o gün sen;
Sürüldün kalbinden, o en yetim gurbete zâten.
Topraklar ser başına, ey hırçın gönül yolcusu,
Bu fani bedestanda, sen bir hayal uykusu!
Hangi serap kandırdı, hangi gölge avuttu?
Süveydam safi demi, mukaddes hevesi unuttu.
Gökten mutlak karar inip, hüküm mühürlendiğinde,
Eğilirsin bin zerreyle, o arşın önünde diz çöktüğünde.
Ne mal kalır, ne sahte alkış, ne mülkten bir eser;
Sinede bir meşk kalır, bir de o gamlı seher.
En yüce akitle geldin, en güzel sûretle halk edildin;
Kendi iç sarayından, şu dar kafese neden itildin?
Vakit daraldı artık, yırt şu tozlu perdeyi ey mecnun;
Fani gölgene değil, Tûr’daki haşmete bak artık!
Daha duymadınsa duy, ey gönül sızım duy artık,
Evin bir mezaristan, malın bir top bez artık!
Ahdin arşa asılıyken, nedir bu kör iniş? Yandık!
Sırnaşık bir ağa hapsolmuş, bitmez mi bu gurbet kandık
Peçesi olur incir ağacı ıssız tepelerin,
İçinde bin hikmet saklı sırrı defterlerin.
Zeytin Hakk’ın yanında sönmeyen bir şuleyken,
Kandili zâtından yanar bu hicaz seherlerin.
Daha duymadınsa duy, ey gönül sızım duy artık,
Evin bir mezaristan, malın bir top bez artık!
Neden bu telâşın, neden bu nefes nefese ye’s artık?
Yüce burçtan düşerken en alt menzile;
Hangi sürgün gölgesi çöker mahzun serine artık?
Gördüğün şu hırs pençesi, kendi kuyunu eşti yazık!
Gam kasavet derya oldu; bendi boyunu aşar artık,
Tin’in tadı, zeytin yazısı kalbine aktı inandık
Sonsuzluğa köprüdür, bir avuç topraktan kalan.
Zeytin hikmet, tîn şahadet, bendine derman,
Sana senden gayri aşık yoktur, uyan ey insan uyan!
Yırtıp kefenini delen, şiar olur eceline ancak,
Bu sönmeyen nâr, kadim yemininle yanacak
En yüce burçtan, aşağıların en dibine düşerken;
Nefsin pusulası uçurumlara sürüklerken,
Neden bir kâmile sarılıp ziyayla ağlamadın sen?
Asanatlar "şiirden sinemaya" 

tebrik ederim
çok olağanüstü
Bir insan nasıl bu kadar güzel yazabilir ya 💗
Her yeni şiirin farklı bi güzel her seferinde duyguyu çok güzel işliyorsun yüreğine sağlık
çok güzel
Harika bir şiir
Şiir adeta ruha ilmek ilmek işliyor
Çok duygulu