Marangozhane

FİLİZ SOYDAŞ
Marangozhane |ÖYKÜ|
 
Donmaya yüz tutmuş karın üzerinde yürürken, ayaklarının altında ezilen kardan çıkan sesin yankısını duyabiliyordu. Yürüdüğü yol dik bir yamaçtı. Nefes aldıkça ciğerlerinde meydana gelen sızı canını çok acıtıyordu. Genzindeki yanma da dayanılmaz hale gelmişti.
 
Elini cebine atıp onu buraya getiren gizemli notun yazdığı kâğıdı yokladı. Nedense düşmüş olabileceği hissine kapıldı bir an. Cebinde duruyordu işte.
 
Kasabaya üç kilometre uzaklıktaki köy okuluna tayini çıktığını öğrendiğinde çok sevindi. Tayini çıkmasa bile her şeyi geride bırakıp, kendi köyüne giderek dünyaya arkasını dönecekti zaten. Bundan altı ay önce, okul kütüphanesini düzenlerken eski bir kitabın içinden çıkmıştı bu not. Alıp kendi kitabının içine koydu ve orada unutup gitti. Ta ki bundan beş gün önce orada olduğunu hatırlayana kadar… Kitabını okul kütüphanesine koyarken içinden düşmüştü. Ve bugün de notun içinde işaret edilen marangozhaneye ulaşmak için evden çıktı.
 
Ciğerindeki yanma nefes almasını daha da güçleştirince koca bir elma ağacına sırtını dayadı. Beş dakika kadar dinlendi. Tekrar yürümeye başlamak için ağaca dayanıp ileri atılınca ağaçtan tepesine kar döküldü.
 
Yaklaşık beş dakika kadar daha yürüdü. Başını kaldırıp ileri doğru baktığında marangozhaneyi gördü. Nihayet gelebilmişti. Yolu biraz daha uzasa ciğerleri onu yarı yolda bırakabilirdi.
 
Kapıya kadar geldi. Cebinden anahtarı çıkardı. Neyse ki anahtarın yeri notta yazılıydı da buraya gelirken onu bulup almıştı. Ve ayrıca notta şu da yazıyordu: Mektup aynalı sandığın içinde. Onu buraya çeken tılsımlı kelime buydu işte. “Mektup”
 
Anahtarı kilide doğru götürürken soğuktan uyuşan eli, daha fazla tutmayı beceremeyip düşürdü. Nefesi ile ellerini ısıtıp yerden anahtarı aldı. Nihayet üçüncü seferde kapıyı açmayı başardı. Başını uzatıp içeriyi süzdü. Duvarlarında tek bir penceresi olmamasına karşın tavanı boydan boya çok kalın bir camdandı. Belli ki buranın sahibinin yeryüzü ile işi yoktu. Onun işi gökyüzü ileydi hatta belki sadece kuşlarla…
 
Etrafa bakındı biraz. Güneş ışınlarının tavandan yansıması ile yerdeki ve hızarın üzerindeki talaşlar altın parçacıkları gibi parıldıyordu.
 
Büyülenmişçesine etrafı izleyerek, yavaşça yürümeye devam etti. Gözleri bir yandan da aynalı sandığı arıyordu. İşte oradaydı, aynalı sandık, tam köşede duruyor ve onun üzerindeki talaşlar da parlıyordu.
 
Gidip tam önüne çöktü. Elleri ile sandığın üzerini temizledi. Sonra derin bir nefes alıp talaş kokan havayı ciğerlerine doldurdu. İçine dolan hava öyle soğuktu ki sanki ciğerleri az önce anahtarı tutamayan elleri gibi donmuştu.
 
Sandığın içindekileri çıkarmaya başladı. Birkaç parça tahta biblo, bir takım elbise, içinde tahta boncuklardan yapılmış tespih… Ve buldu! Mektubu buldu nihayet!
 
Çok uzun bir mektup değildi. Öğretmen Necmi bu mektubun bir sevgiliye yazılmış olabileceğini tahmin ediyordu. İlk cümlesi şuydu: “Bu mektup, onu ilk bulup okuyan kişiye hitaben yazılmıştır”.   Mektup “Sevgili evladım ya da kardeşim, keşke adını bilip sana isminle hitap edebilseydim” diye devam ediyordu:
 
“Kırk beş yıllık eşimin vefatından sonra benimde fazla zamanım kalmadı. Yakama yapışan hastalık bunu gösteriyor maalesef. Ölmek mesele değil, zaten istediğim de bu ama benim üzüntüm başladığım bir işi yarım bırakacak olmak.
 
Bizim evladımız olmadı. Rahmetli hanımım ve ben birbirimize yetip gittik; hiçbir zaman ne o bana, ne ben ona ‘bir evladımız olsaydı keşke.’ demedik. Bunu söyleyip birbirimizi üzmek istemedik. Gerçi ben onu kaç sefer küçük bir çocuğa bakıp iç çekerken gördüm, bende üzüldüm elbet ama Mevla’m vermeyince elden ne gelir.
 
Hanımım çiçekleri çok severdi; çiçeklerin arasından da sardunyayı pek severdi. Ben de onun için ahşaba sardunya işlemeye karar verip kollarımı sıvadım. O, öyle iyi bir insandı ki birini mutlu görünce, sanki o mutluluk kendi başına gelmiş gibi gözlerinin içi parlardı. Çiçeklerle, böceklerle sohbet ederdi. Bir seferinde sardunyasının üzerinde gezinen bir uğurböceği ile konuşurken buldum onu. Ben varlık sahibi biri değilim o da aza kanaat eden biriydi zaten. Bizi birbirimize yazan Allah’a şükürler olsun. Onu, mutlu etmek öyle kolaydı ki kendisi için ahşaba sardunya işleyeceğimi söylediğimde nasıl sevinmişti, boynuma nasıl da sımsıkı sarılmıştı. Eşimi kaybedince bir süre elime alıp tamamlayamadım. Bir gün yine kaldığım yerden devam etmeye başladım.
 
Bitirmeme az kalmıştı ki bu hastalık geldi başıma. Doktordu, hastaneydi, ağrılardı derken bitiremedim. Sana lazım olan her şey bu sandığın içinde. İşlemeye başladığım sardunyanın fotoğrafı da var. Şayet beni kırmaz da bu dileğimi yerine getirirsen sana dua ederim. Ölünün duası da geçer. Birde şu isteğim var senden, bitirince köy mezarlığında beni ve hanımımı bulup, göster bize. Zaten ikimizin de mezarını yanyana bulursun merak etme. Allah rızası için bu dileğimi yerine getir.”
 
Mektubu katlayıp cebine koydu. Sandığın içinden çıkan malzemelere baktı.
 
Ayağa kalktı Necmi. Daha önce hiç tahta oymacılığı ile uğraşmamıştı. Ama diğer tarafta da ölmüş bir insanın vasiyeti vardı. Madem kitaptaki notu bulmak ona kısmet olmuştu o zaman bu vasiyeti yerine getirmek de ona düşerdi.
 
Şimdi, bir kaç gün sonra buraya geri gelmek üzere köye dönmesi gerekiyordu.
 
Aradan iki gün geçti. Havanın ayazı neyse ki biraz olsun kırılmıştı. Güneş bugün var gücüyle parlıyordu gökte. İki gün önce soru işaretleriyle yürüdüğü yolu şimdi kararlı bir şekilde yürüyordu.
 
Marangozhanenin şöminesini yaktı. Tezgâhın üzerini güzelce temizledi. Sandıktaki malzemeleri çıkartıp kollarını sıvadı.
 
Buraya kadar tamamdı ama gerisini nasıl getirecekti bilemedi. Uzun uzun düşündü. Şöminenin yanına gidip ısındı biraz. Tekrar malzemelerin yanına geldi. Ne olursa olsun tamamlayıp rahmetinin vasiyetini yerine getirmeliydi.
 
Gözlerini kapadı. Havanın soğukluğu, şöminede yanan odunlardan gelen çıtırtı, ne yapacağını bilemeyen aklının başına baskı yapışı… Bir an içi geçti. Rüyasında elinde yarım kalmış ahşap oyma ile zemheride oradan oraya koşuyordu. Birden ayağının biri kara saplandı. Bir türlü ayağını oradan çıkaramayınca başına gelene razı olup olduğu yere çöktü. Bir müddet sonra ufak bir serçe gelip ahşabın üzerine kondu. Üşüdüğünü ve ayağındaki acıyı unutup onu izlemeye başladı. Serçe büyüleyici bir şekilde öterek gagası ile ahşabın üzerindeki sardunya figürünü yarım kalan yerinden itibaren işlemeye başladı. Kısa süre içinde bitirdi. Bunu yaparken izlediği yola dikkat çekmek için arada başını kaldırıp öğretmene baktı. Bitirdikten sonra, sanki başladığı büyüleyici bir şarkıyı da bitirmek ister gibi bir süre daha öttü. Sonra ufacık kanatlarını çırpıp uçtu. Uçarken kanatlarından etrafa kar kristalleri yayılıyordu. Bunlardan bir kaçı öğretmenin yüzüne denk geldi. O sırada uyandı. Uyandığında kirpiklerinde kar kristallerinin varlığını hissetti.
 
Elleri ile yüzünü ovuşturdu. Yanında getirdiği sudan yüzüne çarptı biraz. Besmele çekip serçenin yaptığı şekilde, bir taraftan da rahmetlinin bıraktığı fotoğrafa bakarak ahşabı işlemeye başladı. Hava kararmadan önce işini bırakıp köye döndü.
 
Ertesi gün yine geldi ve daha sonraki günde… Üç gün sonra bitirdi ahşap sardunyayı. Güzelce sarıp sarmalayarak koltuğunun altına koyup doğru köy mezarlığına gitti. Kısa bir aramadan sonra ikisinin kabrini yan yana buldu. Ahşap oymayı yaşlı kadına ait mezar taşının yanına koydu. Dua etti ikisine de. Bu ahşap sardunya ona emanet sayılırdı. Bir süre orada durup yine onu aldı. Arada bir tekrar getirecekti. Ayağa kalkıp gideceği sırada yakınlardaki bir ağacın dalından ses geldi. Sonra bir kuş ötmeye başladı. Dikkatlice bakınca bunun bir serçe olduğunu gördü. Durup onu dinledi. Serçe yine aynı o ritimde ötüyordu. Onu dinlerken ağacın altına kadar geldi. Serçe bir müddet daha ötüp sustu. Kanatlarını çırpıp uçarken yine rüyasında olduğu gibi kanatlarından yayılan kar kristalleri ile Necmi’nin kirpiklerini ıslattı. Sonra serçe göğe doğru uçarken, Necmi de oradan uzaklaştı.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir