Tenakuzlar, Ölüler ve Şehirler

İSMAİL OKUTAN Tenakuzlar, Ölüler ve Şehirler |ÖYKÜ|

İSMAİL OKUTAN
Tenakuzlar, Ölüler ve Şehirler |ÖYKÜ|
 
Bunca yıldır içinde yaşadığım bu beldede ruhumu bunaltan bir yabancılık duygusu hâkimdi. İçimden söküp atamadığım bu duyguyla garip ve zavallı şehrin en canlı, en kalabalık caddesinde yürüyordum tek başıma. Kendinden haberi olmayan bu kurak kentte çok seçici olmadan da görebiliyordum tezatları. Baş döndürücü, hareketli ve ışıltılı sokaklarına, alış veriş delisi modern tapınma mekânlarına, reklam ve dijital değişimlerle donatılmış caddelerine rağmen ölgün gözlerle bakıyordu etrafına şehir. Benim zihnime dolan görüntüler, bu şehrin tenakuzların başkenti olduğunu gösteriyordu.
 
“İçinde kaybolduğum, ruhumu sıkıp daraltan, beni bunaltan şehir benim olabilir mi,” dedim sonra içimden.
 
İsteksiz adımlarla ama içimde hep bir umutla, hep bir vakarla, bazen yüreğimin titremesine neden olan bir vicdanla sokakları adımlıyordum. İçimde dostluğa, iyiliğe ve güzelliğe hep bir özlemle, bir hasretle; kötülüğe, haksızlığa, açlığa ve yolsuzluğa karşı hep bir isyanla yürüdüm. Etrafım çetin çelişkilerle, çetin çetrefillerle çağın kesif küf kokularıyla doluydu.
 
“Bir tuğyan, bir tufan gelecek belki üzerimize burada,” dedim sonra bulutlara bakarken. “Aradığım şeylerin izini kaybedersem yolumu da kaybederim bu sokaklarda.”
 
Kentin kadim tarihinin, ruh medeniyetinin, barışın, hukukun, sevgi ve şefkat kültürünün izini sürmek istiyordum. Tüm uğraşlarım beyhude, tüm umutlarım boşa çıkıyordu. Bu şehrin canlı olduğuna dair emareler bulamıyordum. Bir film sahnesini andıran sokaklarda artık iyice kanıksanan, tekrarlandıkça zamanla zillet ve meskenete dönüşen görüntüler çıkıyordu karşıma.
 
Bir insanın bir şehri sevmesi neden bu kadar zordur? Bir insanın bir şehri sevmesi için onda neler bulması gerekir bilemiyorum? Ben neden sevemiyorum bir türlü bu şehri. Bir insanın bir şehri sevebilmesi için sevdiği insanlar olmalı orada. Bir insanın bir insanı sevebilmesi için neler olması gerekir o insanda? Neden bu kadar zordur bir insanı sevmek bu şehirde? Bir şehrin acı çektiğini bildiği halde acılarını dindirememesi ne kadar korkunç bir şeydir?
 
“Refah, huzur, mutluluk ve adalet sağlandığı sürece güzeldir o şehir. Adaleti arttırdığı ölçüde medenidir, hayat anlamlıdır orada,” diye düşünürken gecekondulardaki hayat geldi gözlerimin önüne. Bir şehirde gecekondularda, yarım evlerde, penceresiz ve kapısız evlerde yaşayan yarı çıplak, aç ve biilaç, ekmek arabalarının peşinden koşan ıstırap çocukları olduğu sürece o şehir ruhsuzdur. O şehir, şehir mi, harabe mi? Çöplüklerden ekmek toplayan, çöplerden ekmeğini kazanan, ötekileştirilmiş, hayatın dışına itilmiş, sistemin çarkları içinde ezilmiş insanlar olduğu sürece o şehir canlı bir şehir değil ruhsuz ve ölü bir şehirdir. Şatafat ve sefahat içinde semizleşmiş, zevk ve neşe içinde sarhoşlaşmış kalburüstü insanların çokluğu bir varlık, bir anlam ifade etmiyordu.
 
Düşünüyorum ama bunun için hiçbir çaba sarf etmeme gerek kalmadan görüntüler kendiliğinden yansıyor zihnimin ekranına. Mağduru oynayıp kahraman olan insanlar vardı bu şehirde. Kaşarlı insanların hasarlı davranışlarıyla doluydu burası. Birçok anlamsız, gereksiz şeylerle, hak ve adalet anlayışından uzaklaşmış insanlık dışı tablolarla doluydu.
 
Rahatsız edici bir durum olsa da bir tenakuz bulmak aynı zamanda bir yaraya parmak basmak olduğu için kimsenin hoşuna gitmiyordu. Benim arzuladığım türden bir durumla karşılaşmayı kimse istemiyordu bu yüzden. Bilmem kaç yüz yılda bir, bazı şehirlerde gerçekleşen değişimi, köklü değişimi düşlüyordum yine de kafamda. Nihayet birbirine karışarak akıp giden anlamların içinden bir gün bir devrim çıkacağını umut ediyordum.  Durgunluk ve anlamsızlık gibi gözüken o tenakuzlar bir gün bir evrim olarak karşımıza dikilir mi?
 
Benim için bir nehirdi bu şehir. Benim içinde yüzdüğüm bir nehirdi bu şehir. Belki de benim içimde akıyordu bu nehir. Çoğu zaman zulümle siyahlaşmış olarak akıyordu suyu, kokuşmuş, yosun tutmuştu kıyıları.
 
Halkın cehaletinden, korkusundan ya da umutlarından kaynaklanan, kendi varlığından, kendi anlamından habersiz tenakuzlar vardı burada. Modern hayatı tasarlayanlar kendi menfaat ve isteklerine, emperyalist emellerine göre planlayıp kurmuşlardı şehirleri. Sömürü ve kölelik üzerine inşa edildikten sonra bir mükemmeliyet süsü verilmişti. Şehrin caddelerine, kaldırımlarına, modern mekânlarına gizlenen modern bağlanma ve tapınma gizlenmişti sanki her tarafa.
 
Tenakuzları bulmak ne kadar zordu ne kadar hüzün veriyordu bana? Tüm alanlara gaflet ve delalet içinde dağılan şirkin ve zulmün etkisiyle derin bir mutsuzluğun içine itiliyordu şehir. Bir huzursuzluk okunuyordu tedirgin gözlerde. Baskı ve tahakkümlere karşı direnmeyi düşünmüyordu hiç.
 
Bugün, içindekilerle birlikte ölü gözlerle bakıyordu sanki bana bu şehir. 
 
Kentin bu halinin başka anlamları vardı belki de? Bu ölü bakışlar, bu cansız beden, ölü balıkları hatırlattı bana. Hayatın akışı içinde bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu işte.  İçinde cansız balıklar gibi dalgalarla savrulan ölü bakışlı insanlar vardı. Ölü bakışlı insanlar, sönmüş elektrik direklerine benziyordu.
 
Sonra baktım, bu şehirde adına ortak akıl denilen bir akılsızlık vardı. Tenakuzların çoğalması için görev yapıyordu sanki. Bazen artık kanıksanan acımasız ve mantıksız işleyişi kesintiye uğratmamak için çalışıyordu sanki. Israrlı ve istikrarlı bir istikbar vardı sanki burada.
 
Bilinçle inşa edilen, süslü ama birbirine küs, birbirinden habersiz toplumda yüzü gülmüyordu hiç kimsenin.
 
Zulüm içinde inleyen halk yığınları vardı sokaklarda. Vitrinleri şatafat, gösteriş kokan aşüfte sokaklarda gezerken halkın cehaletine tanıklık ediyordum. Bir sokağa döndüm bencillik, bir sokağa döndüm şirk, bir sokağa döndüm çarpıklık vardı. Açlık ve çıplaklık vardı başka bir sokakta. Bu cehaleti hafife almamak gerektiğini düşündüm. Henüz bir yüzyıl önce, çağlar boyunca, dünyanın en iyi medeniyetine sahipken, şefkat ve insanlık dağıtırken şimdi insanlıktan, medeniyetten uzak, düşük bir hayata razı olmak ne kadar acı vericiydi? Benliğimizle, ruh kökümüzle ne kadar tezat bir durumdu varlığımız. Dikey yaşayan ölülerle doluydu sokaklar.
 
İnsanlığın karanlığına ışık yetiştirebilmek için, gecesini gündüze katan, durmadan çalışan bir medeniyet sahibi iken bugün kendi karanlığımıza gömülmenin bedbahtlığı içinde olmak ne kadar ıstırap vericiydi? Dünyanın yeni yetme devletleri savaşla korku salarak, modern sömürgecilikle toplumları çağdaş köleliğe mahkûm ederek refaha kavuşmaya çalışıyordu.
 
Bizim medeniyetimiz dünyaya huzur, hürriyet ve sükûnet vermeye çalışırken barış dünyası oluşturabilmek için ne ince hesaplar yaptığını hatırladım birden ve şöyle dedim kendime, yabancılaşmış, ruhsuz kalabalıklara, ölü şehrin karanlık sokaklarına bakarken:
 
“Halkın cehaletini hafife almak doğru mu? Cehaletin karanlığına gömülenlerin, nasıl bir cinnete uyanacağını biliyor mu? Bu derin kuyuya düşeceğini neden göremiyor halk,” diye sordu beynim?
 
“Halk, hakka nasıl bir engel oluşturuyor, bu engel ne zamana kadar sürüp gider ne zaman kalkar,” diye ekledi kalbim sonra?
 
Kişiden kişiye, halktan halka, zamandan zamana değişen birçok nedeni vardı bütün bunların. Belki de bu duruma halk, kendisi düşmüştü. Toplum mühendisleri tarafından tasarlanan karanlığın içinde, koyu ve kalın bir sisin gerisinde kalıyordu çoğu zaman halk.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir