Yahya ile Gamzeli

CAFER TURAÇ
Yahya ile Gamzeli
 
Eski vakitlerde bir kez durmuştum bu şehirde,
 
kırgın bir süvari olarak,
 
ırmaktı aramızda akan.
 
İlk tayin yerimdi. 1982’nin yaz sonu, otobüs, iki dağın arasında bırakıvermişti beni. Etrafa bakınıp durmuştum bir süre. Her taraf dağlarla çevriliydi. Gökyüzünü görmeye çalışmış, görememiştim. Göğü dağlar perdelemişti sanki. Gideceğim adresi alacakaranlıkta seçememiştim. Elimdeki bavul ağırlaşmış, yürüyememiştim. İçim daralmış talihime küsmüştüm. Zorunlu olarak dört-beş yıl burada kalacaktım. Orduevine çıkan yokuşta tekrar dönüp bakmıştım dağlara; kral mezarlarını selamlayan bulutların dilini nasıl çözecektim?
 
Ertesi gün, ırmak kenarına indim, bir çeyiz sandığını andırıyordu burası. Irmağın hırçın sesi yalnızlığıma kamçı gibi iniyordu. İstanbul’dan sonra ben bu şehre sığamam diye düşündüm. Gençtim bu dünyaya. Okullarda onca kitabı didik didik edip gecelerime doldurmuş olmam yetmemişti bana. Hayatı, henüz yüklenememiştim. Dağılmıştım işte! Oysa bir şehirde, yıldızlara tutunarak yitmek vardı. Yeşilırmağın kederli yolculuğunda benim de yerim ayrılmıştı artık. Bu ulu ırmak sırrını, benimle ne kadar paylaşırdı ki? Harşena Dağı bir masal devi gibi oturmuştu göğsüme. Günlerce uyuyamadım, odamda döndüm durdum. Öylesine gidip geldim kışlaya.
 
Şehre çıkmıyordum pek. Ta ki bir gün, Yalıboyu Evlerinin bulunduğu sokakta fısıltıyla konuşan bir dervişe rastlayana dek. Onu bir cumartesi öğle vakti, kedilerle konuşurken gördüm. Kalbiyle konuşur gibiydi. Rengi kaçmış paltosundan çıkardığı yiyecekleri sunuyordu onlara. Ellisini geçkindi Yahya Zahit. Kısa sürede dost olmuştuk; yüzü kırgınlıklarla, yüreği sevdayla dağlanmıştı. Hatuniye mahallesinde metruk bir konağın önünde durur, önce çeşmeyi gösterir, sonra kapısına paslı kilit vurulmuş evi işaretler, başlardı anlatmaya. Bir rüya kadar derindi anlattıkları; bazen bir zabit olur bazen bir şair olarak gelirmiş bu eve. Evin annesine ‘’Merhamet Salıncağım’’ dermiş, evin kızına ‘’Gamzeli Dilsiz’’. Oğullarla arkadaş, babayla yoldaş sayarmış kendisini. Irmak çıkmalı evde bir başka ağırlanırmış; masallar anlatılır, türküler söylenir, rüyalar yorumlanır, kıssalar okunurmuş. Avluda güller yetiştirilir, semaverlerde çaylar demlenir, şiirler okunurmuş.
Gel zaman git zaman Yahya Zahit Gamzeli Dilsiz’e gönül düşürmüş; kendisi Ferhat olmuş, Şirin saymış evin kızını. Bir oyun gibi. Kimi zaman, onu, okuduğu romanlardaki kadınlara benzetmiş: Emma demiş, Anna demiş, Belkıs demiş, Sera demiş. Kimi zaman da çiçek adları vermiş: akşamsefası, sarmaşık, karanfil demiş. Mektuplar yazmış yollayamadığı. Kıza, açılamamış bir türlü. O zaman yirmiüçünde Yahya. Bir ara kurutulmuş bir gül yaprağı uzatayım demiş kitap arasında, farkedilmemiş bile. Kızsa kalkıp liseyi bitirince, onyedisinde var yok, mekteplerin üstününe gitmiş, başka bir şehre. Giderken derin bakışlarını Yahya’ya emanet ederek,susarak gitmiş. O gün bugün Yahya Zahit, yitirdiklerini sessizce örtünmüş, içine ağmış, öylece yaşlanmıştı. Tam otuz yıl gülmemiş, gülümsemiş, konuşmamış söylenmiş.
 
Ama benimle konuştu. Dört yıl süren arkadaşlığımız boyunca bir gezgine anlatır gibi anlattı buraları. Beyazıt Külliyesinde buluşurduk ekseri. Hırkasında sır ibareleri, dilinde kar kıvamında sözcükler. Ruhumuzdaki yaraları onarırdık her gün. Gezdiğimiz yerleri dergâh edinir, oraların şiirini arar, bulur, geçmiş zaman seslerini alırdık kalbimize. Bazen Saat kulesinde buluşur, sıralı köprüleri geçerek Çilehane Tekkesine giderdik. Uzun yıllar burayı mesken tutmuştu Yahya. Alçak köprüden geçerken, Yahya’nın yüreği cumbalı evlerin suya düşen gölgelerine karışırdı, hissederdim. Bir de sevgili Nedim Çeker'i alırdık aramıza İstanbul’dan geldikçe. Bir başka gözle bakardık şehre Onunla. Stroban gibiydi ,medeniyet diliyle konuşur, memleketin halleriyle ilgili haberler verirdi. Edebiyattan şiirden hiç hız kesmezdik. Rahmetli Nedim her zamanki haliyle, herşeyin aşk tarafında durur, kendine yakın saydığı şairleri anlatır, susturmaya çalışırdı ikimizi.
 
Bimarhane (Darüşşifa) uğrak yerimizdi. Tenimize değen, burcumuzdan geçen müzik makamlarını öğrenirdik, Sabuncuoğlu Şerefeddin'den. Taşhan’da otururken Hattatlar Piri Şeyh Hamdullah’ı anardık. Bazen de mesai bitimi Tren garında buluşurduk. Burası onun en fazla sevdiği yerlerden biriydi, gittiği yerden beklerdi Gamzeli’yi O’na mektuplarını burada yazdığını söylerdi. 'Toprağım' derdi bana, başlardı yarasını açmaya. Garda saatlerce oyalanır, kahırlı trenlerin taşıdıkları hikâyeleri yazmak isterdik. Garın bitişiğinde Akşemsettin'in babası Şerafettin Hamza'nın yattığı türbede dua ederdik. O, ‘’Bugün benim efkârım var zarım var/Değme felek değme telime benim.’’ Derdi; ben ‘’Akşam olur karanlığa kalırsın/ Türlü türlü sevdalara dalarsın’’ derdim, posta katarları geçerken. Hafız'dan, Sadi'den, Fuzuli’den şiirler okur, Cibran’ı anardık Sezai Karakoç Monna Roza'yla konuk olur, Ruhsati, sazıyla dururdu yanımızda. Kafka’nın Milena’sını hatırlar nedense Rilke’yle beraber okurduk. Aşkın piriydi Abdal. Cemal Süreya ve Turgut Uyar’la durma göğe bakardık, istasyonun sivri kemerli taç kapısını unutmamak için.
 
Yahya, Amasya tren garının tarihini anlatmaya koyulur, 1911 yıllarına uzanır, Sultan Reşat'ın zamanında başlanılan binanın resmi açılışının 1927’leri bulduğunu, en son Fransızlar tarafından tamamlandığını, Cumhuriyetin ilk yıllarının mimari anlayışını yansıttığını bir bir eklerdi. Amasya gar binası, Karaağaç meydanındaki mezarlığın bozulmasıyla yapılmıştı Açılışa, Gazi gelmemiş ama telgraf çekmişti. Bekleme salonunda Amasya Müftüsü Tevfik Efendiyle fotoğrafı asılı dururdu Gazi’nin.
 
Ben ise, çocukluğumun trenlerinden Adana-Malatya tren yolculuklarını, Bahçe, Fevzipaşa istasyonlarını hatırlar, Kuleli ve Harp okulunda her yaz kampa giderken geçtiğim Ankara, Eskişehir, Haydarpaşa garını anlatırdım. Annemin, tren kazasında ölen ikizini ‘'sarı saçları ta burdaydı'’ deyip nasıl gözyaşlarına boğulduğunu. Kaçak yolcu olarak kaç kez yakalandığımı, yetişemeyip kaçırdığımız trenleri…
 
Sivas’ın Suşehri’nden gelmeydi Yahya. Şehzadeler şehrine göçleri eskiydi. Sivas’tan nasıl buralara geldiklerini anlatırken '’tek kapıdan geçtim yüzüm peçeli’’derdi susardık, trenin karası ömrüne ne kadar bulaşmış bilirdim. Ama bir gün ‘’gömleğindeki berrak türkülerin’’ onu trenlere bindirip bizden uzaklara götüreceğini bilemezdim .
 
**
 
Amasya'da dördüncü yılımdı, bir üst rütbeye terfi etmiştim, ama dizlerimden muzdariptim. Aylarca Ankara’da askeri hastanelerde yattım. Sonunda doktorlar sınıfımın değişmesi gerektiğine karar verdiler Ve öyle de oldu; piyade subayı iken personel sınıfına ayrılmıştım. Muhtemelen tayinim de çıkardı yakında. Uzun zamandır haber alamamıştım Yahya Zahit'ten. Nedim de çoktan İstanbul’a dönmüştü. Bir gün, onu bulduğum İçerişehirde aramaya karar verdim. Narlıbahçe Çeşmesi’ne sordum, Sultan Çeşmesi’ne sordum. Kızlar Sarayı’na gittim, tren garına her gün uğradım. Tekkeleri tek tek gezdim. ‘’Sarp dağlar anısı akşamlarınıza geldim’’ dedim, çıktım bulamadım, Aynalı Mağaralar, Çakallı Dağlarına baktım nafile. Sormadığım yer kalmamıştı.
Sonra o eve gittim; Yahya'nın hatıralarının saklı olduğu kümbete. Kapılar ardına kadar açıktı, ev, şehrin ileri gelenlerinden biri tarafından satın alınmış restore edilecekti, duvarlar yıkılmış kış odası kalmamıştı. Kediler kimseyle konuşamazdı artık. Yaralı bir kuş, sokaktan alınıp evlerde bakılamazdı. Sırrını alıp götürmüşlerdi. Onu bulduğum sokaktan, kiralık evime dönerken, 'Nesi olur bu kuşlar bu gün /durup durup ağlayan kalbimin' dedim.
 
Bir hafta sonra bir mektup aldım Yahya Zahit’ten. Vedalaşmadan ayrıldığından üzülerek bahsediyordu, (hastanede yattığımı öğrenmiş) artık hiçbir yerde kalamayacağından bahsediyordu. İçim ezilmişti. Bir daha görüşemeyecektik. Ama gar şefine bana verilmek üzere bir paket bırakmıştı. Heyecanlanmıştım, kalkıp gittim, Gar Şefi, paketi uzatırken Yahya Zahit’in kırgın yüzünü de verdi bana. Pakette Gamzeli Dilsiz'e yazılmış ama gönderilmemiş mektuplar vardı. Tahmin etmiştim. Demek bu şehir büyük aşkların çeyiz sandığıydı, demek bu şehir kalbiyle konuşanların şehriydi. Hareket memurunun odasındaki radyoda ‘’ah neyleyim gönül gönül senin elinden’' türküsü çalıyordu.
 
Üç gün sonra asker sevkiyatıyla görevlendirildim. Eryatağı tren istasyonunda yanıma Yahya Zahit'in mektuplarını da alarak, acemi birliğinin yeni çavuşlarıyla Sivas’a doğru yola çıktık. Zorlu bir kıştı, her yer kar altındaydı. Tren iki yerde durdu; Çamlıbel ve Yıldızeli’nde. Demiryolu işçileriyle konuşunca bazı vagonların raydan çıktığını söylediler, onların deyimiyle tren ‘dray’ olmuştu. Gazocağında çaylar demledik, haşhaşlı çörekler yedik, kumanyalarımızı paylaştık onlarla. Birçok askerlik hatırası dinledim; yanlarında benim hatıralarımın hesabı tutulmazdı bile. Sesi güzel askerler Neşet ustadan, türküler söyledi. Müslüm’ü de es geçmediler. Hepsinin sesini rüzgâr alıp götürüyordu, yalnız Yahya Zahit’in hüzünlü sesi kalıyordu yanımda. Tren ağırdan aldı, Sivas’a iki gün sonra vardık.
 
Dönüşte, tayinim çıkmıştı. Hazirana kadar bekleyecektim. Giderken, ağlayarak açtırdım kışlanın kapısını, bir rüya yarılmasıydı hayat, şehre '’nasıl tanınır yüzüm seninle'’ diyerek veda ettim.
 
**
 
Ayrılışımın ikinci yılıydı, yeniden geldim Amasya'ya. Sarıya boyamışlardı evleri, Yahya Zahit’in evinin önünden geçtim kapılar örtüktü, üstünde paslı bir tokmak. Biraz bekledim, birkaç kediyle mır mır konuştum, beceremedim. Duvardaki sarmaşığa ilişti gözüm, uzun bir ağlayış gibi geldi bana. Şehri bir başıma gezdim imlası kırık kalbimle. O gün öğrendim, bu şehrin neden beni, öteki hayatımdan kopardığını; bu şehirde kalplere yazılanlar, el yazılarıyla yazılıyordu. Yahya Zahit’in mektupları sonunda şiirini yazdıracaktı bana; Gamzeli Dilsiz bir güvercin, Yahya onun kanadındaydı. Mektupları, Amasya Mektupları olmuştu.
 
**
 
2007'nin yazında, ‘Şiir Akşamları’ düzenlemişti valilik. Ben de katıldım. Yalıboyu Evlerini gören platforumda Hazeranlar konağıyla göz göze gelerek okudum Yahya Zahit’in mektubunu: ‘’sesinin rengine hapsolduğu’’ Gamzeli'yi anarak. İkisinin de yaşadığını sanmıyordum, ama ikisi de ‘yüzlerine bakarak çağırmışlardı' birbirlerini. Katılımcı şairlere Yahya Zahit'i anlattım, onlar da Ferhat bildiler onu. Aynı güzergâhlarda defalarca gezdim. ‘’Derler ki goncası açmaz bir aşkın kapıları örtük olurmuş he mi?’’ dedim, Malatya'ya yollanırken. Sevdiği şiirlerle çağırdım onu, sevdiği türkülerle, sesi sesime karışmıştı. Çocukluğumun bekleme odası gibi geldi Malatya Tren Garı. Herkes gibi yine hüzünle inmiştim trenden. Sonra gömleğimin birini, Amasya’da unuttuğumun farkına vardım; Yahya Zahit'e son armağanımdı o.
 
**
 
2013’ün Ekim sonu…
 
İşte yine burada, Beyazıt Camii avlusunda çınar ağacının altındaydım. Ölüm anında uyanmak gibiydi bu şehre gelmek. Dergâhımızda kuşlar karşıladı beni. Nedim Çekeri de buradan uğurlamıştık. Yahya ’kendini kendine saklayan bir şehirde’ olmalıydı. Yetim bir çocuktan mendil aldım 'şiirlerle çık yola önünde yağmurlar olacak' dedim içimden. Sonunda bulutların dilini çözmüştüm: Oğullar, babalarının toprağını görmeden hayatı yüklenemiyordu. Adım adım dolaşmak istiyordum şehri. Ama adımlarım beni gara sürüklüyordu. Hatuniye mahallesine doğru yürüdüm Gamzeli’nin evine uğradım, kapı açıktı, içeri girdim bekçi karşıladı beni. Avlunun ortasında kırık bir masa üstünde söndürülmüş sigaralar vardı. Büyük bir aşkı ağırlamış bu konakta birkaç fotoğrafım olsun istedim. Kırık masada Yahya Zahit gibi çekingen oturdum, O’nun yarasına değdiğime inandım. Usulca ‘toprağım’ dedim. Rafta iki çam kozalağı duruyordu, âşıklar oradalar diye geçirdim içimden. Yeşilırmak uğultulu akarken kendi kalbine yazılmış bu aşkı zor taşıyor olmalıydı. Sokağın sonuna kadar yürüdüm. Her yer otel, restoran, cafeye dönüşmüştü, sadece üç-beş ev sırlarıyla baş başa kalmıştı.
 
Garın yanındaki kahvede, ikindiyi etmiştim. Hatıralarımıza ağlıyordu trenler. Yük katarlarının biri gidip biri geliyordu, yolcu trenleri daha nazlıydı. Ertesi gün bu vakitler Sivas'a yolcu olacaktım. Trenin saati önemliydi; sonbaharın renklerini almalıydım yakama. Üzerimde bir nar ağacının suskunluğu vardı. Akşam Çakallı'ya çıkıp şehri süzecektim. Otele döndüm, uyuyakalmışım. Çok mutlu uyandım, geç kalıyordum yemeğe, çıktım. Beni Çakallı’ya götüren şoförden, şehirle ilgili havadisler dinledim. Lokantanın balkonunda ışıklandırılmış şehir gülümsedi bana. Kralkaya mezarlarının selamını aldım. İçeride canlı müzik vardı. Güzel türküler havalanıyordu. Ben 'Gönül Dağını' seçtim, yandaki masadan 'Nazende Sevgilim' istek parçası geldi. Eğilip bakınca bu derin bakışlı kızı Gamzeli Dilsiz’e benzettim. Yanındaki süzgün delikanlı Yahya olmalı dedim.
Sigaramı söndürdüm, şehrin kalbine indim; çınarların söyleştiği meydana. Az ilerde Ferhat’la Şirin’in anıtı vardı; onlara Yahya’yla Gamzeli’yi anlattım. Gök merdiveninden parlak bir yıldız bu tarafa geliyordu. Meleklere çarparak yürüdüm. Ay, bölünmüştü. O gece rüyamda gördüm Yahya’yla Gamzeli’yi; mor gölgeler içindeydiler, Yahya unuttuğum gömleğimi giymişti üstüne. Şiirlerle yıkanıyorlardı sanki. Amasya’da olduklarını hep burada kalacaklarını arasıra o eve uğrayacaklarını Gamzeli Zamanlar'ı yaşadıklarını söylediler. Uyandığımda şuramda bir şeyler havalanmıştı, hafiflemiştim. Artık dönebilirdim.
 
Bölgesel Ekspres geç geldi, Suluova’daki çalışmadan dolayı. Lokomotif soluya soluya girdi gara. Islığından anladım yükü ağırdı, biner binmez sırt çantamı açtım, yanımda Ahmed Arif’in mektupları vardı Leyla Erbil'e yazdığı, çıkardım. Eryatağı kışlasını geçerken, otuz yıl önceki teğmene selam verdim. Somurçay İstasyonunda birden Gamzeli Dilsiz’i fark ettim, çaprazımda oturuyordu. Üzerinde lise üniforması, elinde Leyla Erbil'in Mektup Aşkları romanı, öylece bakıyordu bana, ‘kirpiği değince kaşın’a son yazın bütün renklerini gördüm.
 
 

 

Bir Yorum

  1. Çok güzeldi. Yüreğinize kaleminize bereket …

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir