İçimdeki Ağrıyı Şehre Verdim

MÜŞTEHİR-KARAKAYA-2

MÜŞTEHİR KARAKAYA 
ŞUURALTI NOTLARI-1
İçimdeki Ağrıyı Şehre Verdim
 
Şehri dolaşmadan içindeki şehri dolaştı. Her yere sanki sevdiğinin kokusu sinmişti. Durdu, baktı, acelesi yoktu, ancak ayakları yerinde duramayan bir yaramaz çocuk gibi onu sürüklüyordu. Her kapının ardında bir göz. Her gözün üzerinde kaş. Her kaşın çizdiği bir kalem… Kapıları eliyle vurdu. Birinci kapı: Sus ve dinle. İkinci kapı: Eğil ve öp. Üçüncü kapı: Seni bekleyen bir ateş. Dördüncü kapı: Senin aradığın bu değil mi? İçinde biriktirdiği acının çetelesini tutsa, koyacak yer kalmazdı. Biraz silkineyim dedi. Bak bana bayım, aramakla bulamayanlar ile aramadan bulanlar arasında bir fark vardır, sen aradığında aranamazsan, aramadan aranan ile aranda sadece bir kapı var. Zaman, devingenliği düşünce kapılarının ardında gizleyen sinsi bir felektir. Bergson demiyor mu; her zaman, kendi devingenliğini yaşar, ya da her devingenlik kendi zamanını yaşar diye… Der, ama ayracı olan insanların gördüğü iki şey vardır: Biri yemeden yatanlar, biri de hem yiyenler hem yatanlar…

İçindeki türkü (henüz) bitmedi…

Dönüp gölgesine baktı, içinde dağlar devrildi. Bir resim bir ressamın şaheseriyse onu her türlü renge boyayabilir mi? diye sordu içindeki ses. Hayır dedi, sır. Onu ancak kendi elindeki boyayla boyayabilir ressam, paletinde hangi renk varsa onunla boyar, çok renk varsa çok renkli olur. Onu biliyoruz be adam, yani hangi renge boyamışsa şaheserini o renkte görüyor, değil mi? Evet…

            /arafta bekleyen adamın cennete dönmesi gibi döndü adam, ellerini saygıdan dolayı uzatmaya çekinerek ve bir gün gelir yine, dönerken kadının dediği gibi, şimdi tut, yoksa bir daha zaman bulamazsın, arabayı kullanan kadının gözbebekleri gülüyordu yorgun ve içi karmakarışık bir hal ile yanındaki adamın nutku tutulmuştu, ağzı açık kalmış öylece bakıyordu dolu ve suskun, adama döndü ve dedi kadın: al ellerimi şimdi tut, bakarsın bir daha bu fırsatı bulamayabilirsin, adam çarpıldı ve kızardı, öyle yapıştı ki bu ele, hiç bırakmamacasına, ancak hain felek öyle bir örgü örüyordu ki, ben bu iki güzel insanı birbirine yar etmemek için gece gündüz çalışmalıyım diyordu, gök kapılarını kapattı, gölgeler oynaşmaya, düşünceler durağanlaşmaya, elbiseler sökülmeye, açlıkla tokluk birbirine karışmaya, gözler yuvalarına çekilmeye başladığında, zaman su gibi akıp gitmişti, adam bu ana tanıklık etmesi için şiirlerine bir şerh düştü: felek senin bahtın yok, topla kırıklarımı, dedi dize düşerek,

ve ağladı,

ve sustu içinden,

ve uru büyüttü içinde,

sonunda adamı yedi kadın yerine

adam; “kandan bir elbise biçtim, onu hiç değiştirsinler istemedim” dizesini okudu, içindeki şehir kendine küstü/

Oyunun ne anlama geldiğini sonradan öğrendi, gözlerini açtığında. Anladı ki, kandan biçilen bir elbiseyi değiştirmek istemediğinde onu hiç kimse değiştiremezmiş. Onu ancak hiç karşılaşılmayan acayip adamlar ve acayip dervişler giyerlermiş. Kadın muzipliğe vurdu ve seslendi: kadın ne vicdansızmış breh!

Yaaa!

Vicdansız biriymiş meğerse kadın, nice bülbüllerin hiç gülü olmazmış, nice gül var ki bülbülleri olmazmış, demek geldi içinden ve söyledi de ama kendisi de inanmadığı halde.

Bu oyun dört kapı geçildikten sonra, koskoca bir şehir ve koskoca bir zaman geçtikten sonra, bitmeyen bir hikâyenin durak noktasıydı.

Kulağına üfleyen nefes bir daha üfledi.

            /el ele değer, gönül gönüle değer, kalb kalbe değer ama ruh çok ender değer birbirine… “insan her şeyini başkalarıyla paylaşabilir ama ruhunu asla!” demiş mi bir düşünür? demiş, dedi adam, ruhuyla gören ruhuyla yaşar, çığrışır bülbüller gelmiyor bağban türküsünü dinledi, acil kan aranıyor anonsuyla irkildi, sıfır grubu erhaş pozitif, benim kanım negatif dedi, negatif, olumsuz yani, bir işin negatifi o işin olumsuzu demekmiş, yahu dedi yanındaki, senin her yanın negatif amma sen pozitif ışın saçıyorsun bu ne iş,  kalbimdeki acıyı biriktire biriktire olumsuzluklar olumluluklar olarak dışarı taşar, göz göze değdiğinde birinin gözü kör olur, birinin dili tutulur, birinin kulağı sağır, birinin ruhunda darbe, bir diğerinde anlamı boş olan bir oyun,

kırgın mısın, küskün müsün,

dargın mısın, suskun musun,

dost musun, düşman mısın,

hiç biri mi, hayır, birini at, biri, hiçi de at, kulağındaki sese odaklan, şımarma, kabuk çatlarsa filiz açıyor demektir, filiz açarsa bahar gelir, bahar gelirse yürekler ısınır, yeşil bir dala tutun, yeşil koş, yeşil oyna, yeşil seviş, adam şaşırmıştı, büzülen kanatları diklendi, omuzbaşları oynadı, dışarda kar var, usul usul, ağaçlar beyaz gelinlik giymiş de orda kalmış gibi diyecekti, demedi, dışarı baktı, sokaktan bir rüzgar geçti, ama olmuyor cancağızım, görmemek de acı, görmek de, sormamak da acı, sormak da, bakmamak da acı, bakmak da, dedi kadın/

Yeniden kendine geldiğinde her şey silikti. Flu bir fotoğraf beyninin uç dibinde urlaştı, cebinden çıkardığı çakmağı öptü, kalemi öptü, kâğıdı öptü. Bir can bir canı yok ettiğinde o canla birlikte ölür mü? diye sordu. Belki ölmez ama ölümden beter olur dedi ruh. Üçüncü kapıda biraz durdu. Orada beyaz papatyalar vardı. Dördüncü kapıda durdu, orada intizar eden ve kanayan bir gül gördü. Dokundu, eline battı dikeni, kızıl bir kan düştü yüreğine. Sen bana şarkılarını söyle bir yudum çay içer gibi, yokuştan koşar adım iner gibi, ılık bir meltemin saçları öpmesi gibi, sarsılma gibi, haykırma gibi, oynaşan gözbebekleri gibi, başkasına yazılan mısralar gibi, sözler gibi, dizeler gibi. Ancak uzaktan bakabilirim diyen sesini işitti. Sesim beni yalnız bırak, sesim beni kır, sesim beni sür, sesim beni yıka, sesim beni öldür. Ancak bu kadar.

Bak!

Bahar, bir adamın ağlayışıdır yürek atışlarında…

Şehri silmek istedi, silgisi tükendi, üzerinden bir kalem daha geçmek istedi, mürekkeb akmadı. Sayfayı yırtmak gelmedi içinden, tekrar yazmak ölümden de beterdi. Kalemi tam kıracaktı, kâğıt kendini yeniledi ama silik ve gözyaşıyla, arındı, gözyaşlarını kâğıdın üzerine akıttı. Ruhundan bir yaprak uçtu, uçtu, uçtu gitti şehrin kapısına kondu. Bu hazan yaprağı üç gün üç gece bekledi, dördüncü gün rengi sarıdan kırmızıya döndü. Ahhh! dedi ve yere düştü…

            /sinirli olurlardı araba kullanırken, ikisi de, küfürlerin bini bin para, her yanlış bir yanlışı doğururken, açık bırakılan kapıların çok can yaktığını hatırladılar, şehre bahar gelmeliydi, güz en alıcı elbisesini kuşanmış öyle gülüyordu, ellerin sıcaklığı ruhlarını ısıttı, sustular, zaman çabuk geçiyor dedi adam, kadın kaşlarının arasından bir gülücük gönderdi, şehir adamın bedenini gördüğü gibi ruhunu da gördü, bir istasyonda bir saat bekledi, şehre ve istasyona ruhunu bıraktı, istasyon hiç bu kadar ruhunu sarmamıştı bu güne dek, beklemeyi bildiği kadar, beklenmeyen acı tortuları kavradı cigara üstüne cigara içerken, bir saat bir yıl oldu, bir yıl bir asır oldu gözünde,

sonra bir göz izi kaldı sırtında,

sonra gözlerindeki yaş görünmesin diye arkasını dönmedi adam,

akşam alacası sararken bedenleri,

şehir sustu,

şehir kustu,

şehir evladını yiyen bir dev kiklop gibi onu şehrin dışına itti,

kadın öylece, bakakaldığı yerinde içindeki sızıları biriktire biriktire yolunu değiştirdi, belki sabah her günkü sabah olmayacaktı, belki gece her günkü gece olmayacaktı, belki yara her anki yara olmayacaktı ama bir ayrılığın en derin hüznünü yaşayan adamın arkasında bir umudun iplerini çekecekti kadın, ellerini yakan elleri sevmeseydi gözleri de yorulmayacaktı, kadının gözleri yoruldu, şehri bir kuş sürüsü terk etti, hazan bohçasını topladı, kendine yeni bir elbise biçti kıştan/

 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir