Hasan Boynukara ile Söyleşi

Hibrit Hikâyeler’in Yazarı
Hasan Boynukara ile
Söyleşi
SÜNDÜS ARSLAN AKÇA
sordu
 
Sanal ortam nelere kadir… Belki reelde hiç karşılaşamayacağın ve birbirinden haberdar olamayacağın nice insanla bu ortamda tanışıyorsunuz. Donanımlı, kıymetli kalemleri daha yakından takip edebiliyorsunuz. Arkadaş oluyorsunuz, dost oluyorsunuz yeri geliyor ki güne dostlarınızın sayfalarını yoklamakla başlıyorsunuz. Bu sanal dostluklar reele de dönüşüyor zamanla, insanlar birbirlerini ziyaret ediyor. Kurulan gönül köprülerini daha bir sağlamlaştırıyor.
   
Biz gibi burada bulunma amacı edebiyat olanlar ise aynı dili konuştukları insanlarla bir araya geliyor. Sanal sayfalarının çoğunluğu haliyle yazar ve şairden ibaret oluyor.
 
Ve bu yolla tanımış oldum yazarımız Hasan Boynukara’yı. Sayfasını incelediğimde öyküler dikkatimi çekti. Ve bunun hep devamı geldi. Hocamızın yazdığı öykülerin zamanla müptelası oluyorsunuz. Sadece öykülerinin mi hayır, sayfadaki sıcak ortamın da. Yorum yapanlar ya uzun süreli takipçileri ya da yakın dostları ve bu ağ her geçen gün çekiyor yenilerini.
 
Öyküleri okurken bir çırpıda okuyorsunuz sıkılmadan, yeri geliyor gülüyorsunuz hatta sesli. Ve bunun yanı sıra da toplumsal sorunlarımızın da öyküde gün yüzüne çıktığını görüyorsunuz.

Öyküleri dört gözle bekleyen bir okur kitlesi oluşuyor haliyle. Ve altına yapılan yorumları da okumayı alışkanlık haline getiriyorsunuz. Öyle eften püften yorumlar değil hiçbiri. Yorumlar; bazen öyküye devam eden, bazen çıkarımlarda bulunan bazen de olumlu ve olumsuz eleştirilerden oluşuyor. Fakat hepsini tebessüm ederek okuyorsunuz.
 
Sonunda ne mi oldu? Bu öyküler ‘’ Hibrit Hikâyeler’’ olarak bir araya toplanıp, yayınlandı. Daha çok yeni olmasına rağmen her geçen gün okuyucu kilesi artıyor.
 
Kitabın adı ‘’Hibrit Hikayeler". İsmi hemen dikkatimizi çekiyor. Önce Hibrit nedir diye bakmıştım google’dan. Kelime manası ‘’melez, kırma‘’ demekmiş. Hibrit düşünme ise farklı güçleri bir araya getirmekmiş.
    
Hemen Hibrit Hikayeler’i kitapyurdu'ndan temin ettim. Sayfamda kalemini önemsediğim yazarların yeni çıkan kitaplarını fark ettiğim zaman not alıyorum. Kaçırmadan temin etmek böyle daha kolay oluyor.
 
Kitabı elime alınca haliyle ilk kapağı dikkatimi çekti. Elinde bir kafatası tutan robot. Sonunda olacağın bu mu demek istiyor acaba. İnsanların zaman içinde robotlaştığı da ortada.
 
Hibrit Hikayeleri, büyük bir bölümünü okumak Amasya Boraboy Gölü’nde nasip oldu. Piknikte kitap mı okunur, diye soranlar olur herhalde. Yağmur bastırırsa ve arabalarınıza sığınmak zorunda kaldıysanız uzun süre yapacağınız kitap okumaktır. Ve okurken ara ara kıkırdadığımı da bilirim.
 
Bu arada hikâyeleri okuduğunuz zaman, isminin ‘’cuk’’ oturmuş olduğunu da fark ediyorsunuz
 
Baştan sona ironi ile yoğrulmuş, tebessüm ettirirken de toplumsal yaralara parmak basan kurgular…
 
Okuduğum çoğu öykülerde, hele öyküye başlarken ağdalı bir dil, betimlemelerle yoğrulmuş uzun uzadıya bir giriş, hani insanın içinden artık ‘’saadede gel’ diyesi geldiği dilden, çok farklı bir kitapla karşılaşmak elbette ki biz okurlara hem kolaylık sağlıyor, hem de bir çırpıda sıkılmadan okuma imkânı.
        
Kitap 58 öyküden oluşuyor. Editörlüğünü Recep Seyhan'ın yaptığı kitabın tamamı 200 sayfa. Önsözü yine yakın dostu güçlü kalem Mustafa Everdi hocam yazmış. Arka kapakta da yine yakın dostu kıymetli kalem Vehbi Başer var. Yakın dostu diyorum çünkü Hasan hocamızın sayfasını takip eden biri olarak bunu fark etmemek mümkün değil.
 
Önsöz bölümünde Everdi hocam ’’Sosyal medya: anlık algıların, geçici imgelerin oluştuğu bir alan. Hızlı bir göz atar geçersiniz. Eğer geçip gidemiyorsanız, işte yazarın başarılı olduğu kıvam budur. Bu nedenle okunmayı sağlayacak cazibesi olmalı metnin. Zaten Hasan Boynukara bir metnin okunması için, kısa öz ve çarpıcı olması fikrinde. Bir metin ne kadar kısalırsa öykü olur, vazgeçilmez kelime sayısı ile yazılırsa şiir.’’
 
Hasan Boynukara hocamız da bu kitapta da gördüğümüz gibi kısa öyküde oldukça başarılı olmuştur.
 
Arka kapakta da Vehbi Başer hocamızın kısa bir yazısı var. O da tam içeriğe uygun esprili bir dil kullanmış yazısında. Hikâyelerin içeriğini kısa bir metinle çok güzel toparlamış.
 
Öykülere geçmeden önce bir bölüm daha var: ‘’Minimalist Öykü’’. Kitabı bir çırpıda bitirdim ama bu yazıyı okumakta zorlandım açıkçası. Daha akademik bir dil ve aşina olmadığımız kavramlarla dolu bir yazı. Yazar yazdığı öykü türünü açıklamaya çalışıyor haliyle. Bir de akademisyen olunca. Sonuna gelip çizdiğim bölümü aktarayım.
 
‘’Minimalist Öykü, ayrıntıya girmeden az kelime ile çoğu dile getirme olarak tanımlanabilecek kısa öykünün bu alt türü çağdaş gelişmelerde karşılığını bulmaktadır.’’
 
Gelelim öykülere… Diğer öykü kitaplarından en öncelikli farkı öykünün hemen sonunda yer verilen okuyucu yorumları.
 
 Okurken sadece öyküyü okuyup geçemiyorsunuz, yorumları da merak ediyorsunuz haliyle.
 
Türkiye’de ilk defa bu formatta yayınlanan bir öykü kitabı.
 
Kitabın tamamını bitirdiğimde yine bir yakın dostu Sinan Terzi’nin yorumlarını göremedim. Neden kitaba alınmamıştı? Meraklı yanım ağır basıp muhatabına ulaştım. Sinan Bey o ara hesabını dondurmuş. Ve hocamızın ısrar etmesine rağmen açmamış. Fakat hocamız bir öyküsünde Sinan Terzi’ye gidiyor.
 
Bu arada ben çok konuştum galiba. Hasan hocam, artık bu muhteşem öykülerin yazarına sözü vermem gerekli diye düşünüyorum.
 
Hibrit Hikayeleri’nin yazarını birkaç cümle ile anlatabilir misiniz, dersem neler söylersiniz? Malum kısa öykülerde başarılı olan hocamız bunda da zorlanmayacaktır.
 
Deli, zeki, kral, palyaço, tembel, çalışkan, içi yangın yeri dışı serin, hep yolcu, okur, yazar, sağdan bakanın solcu, soldan bakanın sağcı gördüğü, marazi düzeyde iyimser, insanın içini karartacak kadar kötümser… Kendini tanımadan başkalarını tanıma iddiasında bir hadsiz, kolay kandırılan, dünya işlerini, unvan ve makamı bir oyun olarak gören…
 
Hocam bu öyküleri yazarken kurguyu önce mi belirliyorsunuz? Hani okurken de geçiriyor insan içinden, nerden aklına geldi acaba diye? Yoksa spontone mi gelişiyor her şey?
 
Bazen kurgu, bazen de spontane ama itiraf edeyim ki çoğunlukla hikayeler istediğim gibi bitmedi.  Kısa öykü kuramını az çok bildiğim için, ne yazdığımın farkındayım. Buna rağmen bütün kurgucuların farkında olduğu üzere yazmaya başladıktan sonra işler sarpa sarıyor. Dini, milli, politik marksist ya da feminist hikâye yazma kastım olmadığı için hikâyeyi kendi haline bırakıyorum. 
   
Hocamız sayfasında öykülere başladığında böyle bir kitap çıkacağını hayal etmiş miydi acaba?
Yoksa daha sonraki dönemlerde mi okur yorumları ile birlikte kitaplaştırmayı düşündü?
 
Evet, okuyucu tepkileri etkili oldu. Özellikle de dostların yorumları. Aslında ilk denemem yıllar önceydi. Sonra Çehov’la Poe’yla tanıştım, sonra diğer hikâyecilerle. Ürktüm.  Erteledim yazmayı ama günlük hayatımda kurgu ile hep iç içe oldum Ayaküstü senaryolar yazdım ve oynadım. Sonuçta beğenilsin ya da beğenilmesin, yazmam gerektiği noktasına geldim. Benim için bir tür terapi oldu. Güzel dostluklara vesile olması da en büyük kazanç. Mesela sizi bu vesileyle tanıdım.
 
Öykülerinizin bir özelliği kısa oluşları, okuru sıkmamak adına mı böyle düşündünüz? Ve biliyoruz ki kısa öykü yazmak da kolay değildir.
 
Kısa öykü çok riskli bir tür. Uzun bir öyküde hatalar gözden kaçabilir, ama kısa öyküde gizleme şansı hemen hemen yoktur. 5-6 cümle ile karakter, olay örgüsü, tema vs. yaratılacak ve bir sonuca bağlanacak! Anekdottan farklı bir şey bu. Bizde pek yaygın olmadığı için okuyucuya ters gelebilir.
 
Şiir kelebek, öykü arı kuşu, roman hamal eşeğidir. Dolayısıyla şiir ve öyküde en az kelimeyle en çok şeyi söylemeye çalışmak gerekir diye düşünüyorum. Kelime ekonomisi yani. Her ikisinin de fazla yüke tahammülleri yoktur. Her şeyin çok hızlı yaşandığı bir çağdayız. Kısa öyküler çağın ruhuna daha uygun düşüyor sanki. İnsanların acelesi var. Kimse kimseyi uzun boylu dinlemiyor. Eski tip uzun tasvirler insanları sıkıyor. Hani bir tür “lafı uzatma, sadede gel” anlayışı. Beş altı cümlelik hikâyeler, istenirse birkaç sayfalık öykülere pekâlâ dönüştürülebilir. Yunus Emre’nin “Şurda bir garip ölmüş diyeler” ile başlayan dörtlüğü muhteşem bir romandır bana göre, fazlalıkları atılmış bir roman.
 
Okuyucuların yönlendirmesi ile öykülerinizde değişiklik yaptınız mı?
 
Evet, yaptım. Bunu büyük bir şans ve fırsat olarak görüyorum. Yorum yapanların önemli bir bölümü yazıp çizen insanlar; şairler, öykücüler, romancılar… Bunlar hem okuyucu hem eleştirmen. Çok yararlandım. Yapılan yorumları göz ardı etmek, emeklerine haksızlık olurdu. Keşke mümkün olsaydı da daha fazla yoruma yer verebilseydim.
 
Öykülerinizi paylaştıktan sonra sayfanızda yorumları beklerken tedirginlik duydunuz mu?
 
İlk paylaşımda oldu. Sonrasında normalleşti. İyi tarafı sadece takdir değil tekdirlerin de olması. Bir kurgu yazarının, yazdıkları hakkında okuyucularının ne düşündüklerini bilmesi muhteşem bir duygu. Aynı öyküye birinin çok iyi bir diğerinin olmamış dediğini bilmek kaç kişiye nasip olur? Nasipliyim yani.
 
Mustafa Everdi hocam, kitabın önsözünde sizin öykü yazarlığınızın sanal ortamda ortaya çıktığını söylemiş. Siz kendinizin farkında değil miydiniz? Sanal dışında öykü çalışmalarınız olmamış mıydı?
 
Doğru. Böyle bir ortam olmasaydı belki de hiç yazmayacaktım. Sanal dışındaki denemem, bir deneme olarak kaldı çünkü.
 
Kahramanlarınız sıradan vatandaşlar çoğunlukla. Bir öykünüzde ‘’Zenginlerin öyküsü mü olurmuş. Onların sadece başarı dolu biyografileri olur.’’ demişsiniz.
Acaba diyorum aynı sınıfta olmadığımız için mi onların öykülerine vakıf değiliz?
 
Çatışma yoksa öykü de yok. Çatışma  ‘isteme ve isteği gerçekleştirmenin önündeki engeller” şeklindedir. Yediğimiz önünüzde yemediğimiz arkamızda ise neyin hikâyesini yazacağız! Zenginler sanat hayatına pahalı tablolar, eski kitap koleksiyonları, nadide antika eşyalar satın alarak katılıyorlar. Zenginlerin hep başarı öykülerini okuduk. İstisnalar olabilir. Sizin bildiğiniz böyle biri var mı?
 
Müyesser abla öyküsünde bir yer çok dokundu. ‘’ Çocuklar diyeceğim de demeyeyim. İşler güçler. Zaten sen onları kreşle bakıcıyla büyüttün. Bak onlar da sana bakıcı tutmayı ihmal etmiyorlar.
Şartlar mı zorluyordu bakıcılara?  Biz çalışanların çocukları malum.  Sonumuz Müyesser abla gibi mi olacak?
 
Doğrudan ya da dolaylı olarak sahip olduklarımızım bedelini öderiz veya birilerine ödetiriz. Biraz daha konforlu yaşamak için çocuğumuzun iş saatimizden önce uyanması ve kreşe bırakılması veya bakıcıya teslim edilmesi gerekir. Müyesser abla gibi onlarca insan tanıyorum. Bize de çok uzak değil
 
Öykülerde başlığa bakıyorsun bir türküden mısra, içeriğe bakıyorsun sizi Atlantik’e götürüyor. Bu tam tersi de olabiliyor.
Her seferinde şaşırtıyor ve yine öyle beklenmedik bir son bekliyor bizi.
Normal yaşamınızda da mı böylesiniz?
 
Fazlasıyla. Bazen’ Allah’ım ben nasıl bir insanım?’ dediğim bile oluyor. Tek düzelikten ve tekrardan hiç hoşlanmıyorum. Kumarbaz ruhlu bir insanım. Kazanmak ve kaybetmekten çok oynadığım oyunun bizzat kendisine odaklanırım. Dağınık ve unutkanım. Çok konuşan bir suskun, pervasız ve yiğit bir korkağım. Şaşırıyor muyum? Tabii ki.
 
Bu arada ara ara serpiştirilmiş karikatürler de çok başarılı. Karikatürlerle desteklenmesi fikri size mi aitti?
 
Fikir bana ait. Okuyucu sıradışı bir kitap okusun istedim. Böyle hikâye kitabı mı olur diyenler olabilir. Öykü kuramını çok iyi biliyorum ve ne yaptığımın farkındayım. Bence karikatürler çok yakıştı
 
Bir yorumda ‘’Artık kitap almıyorum. Hasan Boynukara, Mustafa Everdi takibi daha ekonomik’’
Öykülerin daha önce sosyal medyada paylaşılması kitap satışına artı mı eksi mi getirir acaba?
Nasıl olsa hocamızın sayfasından okuyoruz düşüncesi kolay gelir mi?
 
Gelebilir ama bir bütün olarak kitabın kendine özgü bir tadı var. Burada maddi hiç bir beklentim yok. Eğer böyle bir şey olursa, tek kuruşuna dokunmayacağım ve ihtiyacı olan bir öğrenciye vereceğim.
 
Yazarken siz de yazdıklarınıza gülüyor musunuz?
 
Tuhaf gelecek ama evet. Yazdıktan sonra “acaba ne yazdım” diyerek okuyorum ve “hay Allah iyiliğini versin” dediğim oluyor.
 
Bu öykülerin devamı gelecek değil mi hocam?
 
Üslup yine ironik ama format biraz farklı. Şu anda birikmiş 8-10 öykü var. Doğrusu nasıl devam edeceğini ben de merak ediyorum.
 
Kitap hakkındaki yorumlar ve sorular için teşekkürler. Böylesine bir dikkatle okumana şaşırdım. İtiraf edeyim mutlu da oldum.
 
Asıl ben teşekkür ederim bu fırsatı tanıdığınız ve bu güzel eser için. Zevkle okudum.
Bazı cümleler geçilecek gibi değildi. Kimisi okuyucu yorumundan kimisi öykülerden. Bunlardan birkaçını da buraya almak istiyorum.
 
*Okuyucu yorumu: ‘’En masum siyaseti çocuklar yapıyor, bunu da ölerek yapıyorlar.’’
 
*Hiç ama hiç gitmedi gözlerinin önünden Danny’in gülümseyen yüzü
 
*La yavrum iki horozu dövüştürsen, horoz mu kazanır, horoz sahibi mi?
 
Okuyucu yorumu
*‘’ Zenginin savaş stratejisi ve yoksulun kanı, akıl fukaralarının çenesini yoruyor artık demek ki’’
 
*Ben Kıbrıs gazisiyim, VIP’e nasıl giderim’’ dedim. Yav Kıbrıs gazisi mi kaldı VIP’ten önemli adamlar geçer.
 
*‘’ Hasta metastaz olmuş. Bir süre şiir vermeyin’’
 
Okuyucu yorumu
*Başkasının iç dünyasını anlatan sanatçı olabilir ancak. Ha Niko ha Naki…
 
*‘’Mutsuz ve mesut yaşadılar.’’
 
*‘’Yahu öldük işte hala, ne dünyalık, dünyalık konuşuyorsunuz’’
 
Aslında altı çizili çok yer var. Ben bir kısmını aldım sadece. Yeni okuyuculara da bir şeyler bırakmak lazım diyorum.
 
Okunası, ders çıkarılası, düşünesi, şaşılası bir kitapla bizleri buluşturduğunuz için size teşekkür ediyorum hocam.  
Minimalist öykülerin devamını da bekliyoruz.
 
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir