Aşk Bir Gönül Sürçmesidir

AYŞE-ŞENER

AYŞE ŞENER
Aşk Bir Gönül Sürçmesidir
 
Yalnızken, yalnız değilsinizdir. Düşünmeye devam ediyorsanız. Bir başkası olmadığında içinizden bir diğeriniz çıkagelir ve size eşlik eder. Bir saat içinde dahi kendi kendinizle, farklı konulara değinerek çok zevkli muhabbetler yaşarsınız. Bir başkası olduğunda ise çoğunlukla yalnızca dışınızdaki kendiniz muhatabınızla ilgilenir. Benden içerideki beniniz ise susar ve çoğu zaman uyuklar. İçimizle, dışımızla cümbür cemaat birlikte olduğumuz insanlar ise hepimiz için nadirdir.
 
Yalnızdım. Hayır. Yine kendimle birlikteydim. Geçenlerde İstanbul dışında, sineklerin birer kelebek havasında hiç istiflerini bozmadan uçma özgürlüklerini yaşadıkları bir çay evindeydim. Oturmuş bulundum. Çay sarayı mı deseydim. Yok. Burası saraysa bu sinek taburunun işi ne? Yoksa bu sinekler saray sineği mi?
 
Simidi hunharca ısırabilmek için deniz seyri süsü verip, denize dönerek yediğimiz her zaman; “ah yanında bir bardacık çay olsaydı” dediğimiz vakidir. Simidimizi saraya gerisin geriye yerleştirdiklerinin üstünden epey zaman geçti. O vakitler biraz şaşırsak ta, bir süre sonra “fena durmuyor” diyerek elimizde can kurtaran lezzetimizle saraylara yerleştik ve karın doyurmaya devam ettik.
 
İlk simit saraylı oldu. Sokak satıcılarının yanı sıra kendisine ait kılınan mekânlara yerleştirildi. Hakikatte Osmanlı zamanından beridironun “saraylı”olduğunu okuyorduk. Sonraları halkın ve yoksulun karın doyurma sembolüyse de, ekmeğe göre halen saraylı sayılır. Çok zaman bir ekmek fiyatını geçen veya başa baş fiyatıyla. Bir simitle bir kişi, bir ekmekle en az iki kişinin öğün edebileceğini düşünürsek, emeği doyuranın yine ekmek olduğu ortada. Bir farkla ki susamı katık ihtiyacımızı gideriyor. Yalnız ekmeğin yanına illa bir iki katık aldığımız da malumumuz.
 
İsim icadı, taklit, rekabet ve bilinmek için bir tecessüs manevrasına bakan kimi nedenlerle herkes saraya sardı, derken, az evvel de "et sarayı' olduğunu görmeyeyim mi bir kasabın? Ama haklı bir tabela bu. Hak veriyorum. Et hep saraylı…
 
Yazının başlığı aşkla ilgili olsa ne fark eder. Aşık da, maşuk da et yiyen insanlardır sonuçta. Onların da  acıkan karınları, birbirlerinin hayatlarına eşlik ederken ödemek durumunda kaldıkları faturaları ve günün birinde kaliteli sucuk yemek isteyen çocukları olmayacak mı? İlla. Olacak.
 
Neyse konumuz ne saray, ne simit, ne de ekmek. Zaten herhangi bir konuda uzun süreli derinleşmemize izin vermemek için cehdeden müzik şiddetine maruzuz. Kayıttaki şarkı sözlerini dinlerken, söz yazarına gülümsüyorum. Kulaklarıma dikilmiş ciddi nöbetçilere rağmen nasıl saldırıyor bu sesler.
 
"Vıyvıyvıy da vıyvıyyaar
Hım hımhım da hım hım yar" ila nihaye, devam ediyor. Söz, ağır bir manayı acayip bir maharetle veciz eylediği için, eserin bütününe ihtiyaç yok diye düşündüm. Vıy ve hım. Hayat bu iki kelime tohumcuğunda kaynıyor.
 
Aşk ve intizar yan yana gidiyor devamındaki şarkılarda. Aşk herkesi sarayından, kurulu düzeninden ediyor bu şarkılara göre. Baharında güldürüyor ki, kışında; kıyameti keyfince koparsın.
 
Bugün hiç susmadı yalnızlığım. Bana bakarak yine bir şeyler mırıldanıyor. Diyor ki: “Aşk bir gönül sürçmesidir.”
 
Ona nerden çıkardın bu konuyu? Diyemiyorum. Zira maruz kaldığımız tüm sesler ve tabii ki en başta şarkılar, onları istediğimiz kadar beğenmemiş olalım, bize kısa zamanlarda da olsa meşgul edecek bir gündem bırakmadan susmuyorlar.
 
Tekrar ediyor: “Aşk bir gönül sürçmesidir. Kalktığımızda dizlerimizi silkip, ele güne karşı.. Rabbin tebessümle karşıladığı yeminlerle…'Hiç acımadı ki…' derken ve içimize doğru yağarken… Bir daha asla bir acıyı böylesine güzel, böylesine anlı şanlı yaşayamayacağımıza ağlıyoruzdur aslında. Aşkın filan değil, hüznün bittiğine… Zırlıyoruzdur.”
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir